justice-just-us
“Yeni” Türkiye; Erdoğan, yakın akrabaları ve dar bir oligarşik yapıdan oluşan çevresi tarafından yönetiliyor. Astıkları astık, kestikleri kestik. “Müddei bu ekip olunca iddiasını ispata zorunlu değil.” hususi kuralı ile çalışan bu ekibin iftira ve yalan mekanizması sıkışık bir alanda “FETÖ” turları ata dursun, dünya alem bu yapının karıştığı ve özellikle 2010 sonrasında yoğunlaşan uluslararası suçları biliyor ve her platformda kayda geçirmiş durumda.

“Bu kayıtları günü gelir de kullanırlar mı?” veya “Bugün kullanmayacaklarsa ne zaman kullanacaklar ki?” retoriğine girmeden işin başında şu tespiti yapalım: Türkiye, devlet mekanizmasında hırsızlık yapan çok gördü ancak bu ekip kadar arsızına hiç şahit olmadı. Şu tespiti de hemen arkasından ekleyelim: Bu arsız hırsız güruhun işledikleri tüm suçlar da, ülkede “Türk Milleti adına” görev yapan adalet ve emniyet-kolluk bürokrasisi tarafından suç üstü yakalanmış ve devletin kadim arşivinde klasör klasör iddianameleri, fezlekeleri ile müstesna yerini almıştır.

Bu notla birlikte sadece 15 Temmuz çakma darbesi öncesine ait suçüstü yapılmış birkaç suçu, çok genel ifadeler ile şöyle sıralamak mümkün:

TIR DAVASI: Burada Suriye’de savaşan gruplara (terör örgütlerine) silah, mühimmat ve personel temini, para göndermek, iç savaşı kışkırtma suçları söz konusu. Bu konuda Suriye’nin BM Güvenlik Konseyine birden fazla şikayeti ile açılan soruşturmalar var ve bunlar halen açık. Bu günlerde piyasaya sürülen ve dönemin İçişleri Bakanı GÜLER’in imzasını taşıyan “El Nusra” terör örgütünün her yönden desteklenmesini vaz eden genelge de bu kapsamda açık delil. “Reis’in şecaat arz etme babından açıkça “El Nusra’ya niye terör örgütü diyorsunuz?” diyerek, El Kaide’nin Suriye kanadını [1] savunması dahi yeter” diyenlere katılmamak da mümkün değil. Ancak en önemli delil yine de Türkiye Cumhuriyeti Devleti savcı ve emniyet-kolluk kuvvetlerinin hazırlayarak kayda geçirdikleri iddianame. Cumhuriyet Gazetesinin “MİT Tırları” haberi olarak kamuoyunda bilinen haberleri de en açık kanıtlar arasında.

cumhuriyet-mit-tirlari

IŞID PETROLÜNÜN PAZARLANMASI: Suriye ve Rusya’nın, BM Güvenlik Konseyine başvurularında sundukları belgeler Türkiye’nin ile IŞİD arasındaki yasadışı petrol ticareti ile ilgili olası Uluslararası Ceza Mahkemesi [2] yargılamasının delillerini oluşturuyor.

2013 YILINDA SURİYE DE GERÇEKLEŞTİRİLEN KİMYASAL SALDIRIDA KULLANILAN MALZEMENİN TEMİN EDİLMESİ: Bu konuda da Rusya ve Suriye Türkiye’yi BM Güvenlik Konseyi’ne şikayet etti. CHP Miletvekvekili  Eren Erdem, Adana Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 2013 yılında konuya ilişkin iddianame hazırladığını, ancak davanın bir haftada kapatıldığını belirtti. Adana’da polisin şüphelilere baskın yapıp 13 kişiyi tutukladığını, ancak bir hafta sonra davanın esrarengiz biçimde kapatıldığını belirten milletvekili Erdem, süreci şöyle anlattı: “Adana Cumhuriyet Savcısı Mehmet Arıkan, sarin gazı gönderimi hakkında bir operasyon düzenletti. Konuyla ilgili kişiler göz altına alındı. Bir hafta sonra yeni bir savcı atandı ve davayla o ilgilendi. Gözaltındaki tüm kişiler serbest bırakılıp, Türkiye’yi terk ederek Suriye’ye gitti.” Vasatın altındaki ülke basının konuyu hiç araştırmaması ve yargının de facto ve de jure ortadan kalkmış olması sebibiyle detaylara vakıf değiliz.  Ancak, bir milletvekilinin iddiası ve gerçeklerin süratle örtbas edilmesi bile, olayın ne kadar ciddi ve gerçeklere dayandığını açıkça gösteriyor demek çok da iddialı olmaz.

RIZA ZERRAB VE ZENCANİ ÜZERİNDEN İRAN AMBARGOSUNUN DELİNMESİ: 17/25 Aralık İddianemeleri ve o dönem dört bakan hakkında TBMM’ye gönderilen fezlekeler yeterli delile sahip. İddianeme ve fezlekeler, Rıza Zarrab’ın ABD’de devam eden davasında Savcı tarafından da iddianameye alınmak suretiyle gerçekliğini uluslararası arenada da teyid etmiş durumda. Türkiye’de bu davalardaki delillerin imha edildiği, davaların kapatıldığı, paraların faizi ile iade edildiği, bu davaların içinde yer almış tüm adalet ve emniyet -kolluk personelinin, aynı katta çalışan çaycısına kadar hapsedilerek mesleklerinden de ihraç edildikleri, bununla da yetinilmeyip bu davalara her ne surette olursa olsun sonradan müdahil olmuş ve hukuka, kanuna ve vicdanlarına uygun kararı verme cesareti göstermiş aynı grup devlet memurlarının da tamamının hapiste ve mesleklerinden ihraç oldukları notunu düşelim.

Erdoğan ve ekibinin bahse konu suçlardan dolayı Uluslarası Adalet Divanında[3] veya Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde (UCM) [4] yargılanmaları zor da olsa bir olasılık olarak masada duruyor. Konjonktürün Erdoğan aleyhine değişmesi durumunda her iki mahkemede sanık sandalyesinde hazirûn olmamaları için de hiç bir sebep yok. Bu suçlardan dolayı Türkiye’nin Uluslarası Adalet Divanında ülke olarak; Erdoğan ve avanesinin de Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde  bireyler olarak  yargılanmaları da mümkün, ancak belirttiğim üzere muhtemel gözükmüyor.

Basın…

Son yıllarda ülkede meydana gelen devasa önemde olaylara ışık tutması beklenen, bir nevi tarihçe sayılan özgür basında yayımlanmış ve internette arşivlenmiş haber ve yorumlara “Yeni Türkiye”de ulaşmak artık neredeyse imkansız. Herkes eski arşivleri bir şekilde silmek veya engellemekle meşgul.

Açalım: Bugün itibari ile ülkede iki tür gazeteci var. Gerçek gazeteci diyebileceğimiz azınlıktaki birinci grubun internetteki haber/makale arşivleri, dün yedikleri haltlar yarın karşılarına çıkmasın diye Erdoğan ve ekibi tarafından siliniyor ve gazeteciler de hapsediliyorlar. Pravda tadında Erdoğan propaganda makinası olarak çalışan ve ezici çoğunluğu oluşturan ikinci grup ise, kifayetsiz muhterisler. Bunlar, Erdoğan ve çevresinin kıydığı birinci grup yazarlardan boşalan yerlere aynı şer şebekesi tarafından yerleştiriliyor. Bunların da internetteki haber/makale arşivleri, hatta sosyal medya paylaşımları benzer şekilde siliniyor. Bir farkla: bu kifayetsiz muhterisler, dün tükürdüklerini bugün yaladıkları ortaya çıkmasın diye kendi arşivlerini kendileri siliyorlar. Dolayısı ile o döneme ait açık ve net hem hukuki hem de insani değerlendirmeleri bulmak -neredeyse- mümkün değil. (Ancak bu ekibe şunu da hatırlatalım ki, internette hiç bir şey kaybolmaz, aramasını bilene.)

Keser Döner Sap Döner…

Buna rağmen özellikle Türkiye’nin Uluslarası Adalet Divanı’nda ve UCM’de  yargılanması söz konusu olursa, şu anda mesleklerinden ihraç edilmiş ve yıllardır hapiste olan bu milletin çocuklarının hazırlayarak, silinemeyecek şekilde kayda geçirdikleri iddianameleri ve eğer o günleri görebilirlerse bizatihi kendilerinin şahitlikleri, devletin ve milletin izzeti nefsini ve şerefini ve dahi namusunu kurtaracaktır. Çünkü eğer ki yapılan incelemeler bir yargılamaya dönüşürse, bu dosyaların Türkiye’deki sanıkları pekala mağdur yahut tanık olarak dava dosyalarının da tarafı olabileceklerdir. Peki bugünün teröristleri o yakın gelecekte mağdur veya tanık oldukları davalarda nasıl bu milletin namusunu kurtaracak ve bir daha silinmeyecek ağır lekelerden bu milleti kurtaracaklar ona bakalım:

Devletin “Türk Milleti adına “ görev yapan gerçek adalet ve emniyet–kolluk bürokrasisi, suç örgütünü pek çok ihanetlerinde (tamamında demek, işlenen suçların çapı düşünüldüğünde imkansız) suç üstü yapmayı başarmış ve büyük bir ustalıkla bunları delilleri ile birlikte devletin kadim kaydına geçmeyi ve dünyanın da gözleri önüne deşifre etmeyi başarmışlardır. Bedelini ise işlerinden-mesleklerinden, mal ve mülklerinden, özgürlüklerinden ve ailerinden mahrum kalarak ödemişler ve ödemeye devam etmekteler. Burada sırası ve yeri gelmişken ifade edelim: bu vatanın has evlatlarının hayatları esir tutuldukları ceza evlerinde ciddi tehlike altındadır ve bu durum her vicdan, cesaret ve imkan sahibi tarafından her mecrada dile getirilmesi gerekecek kadar acil ve dahi önemlidir.

O günler hatırlanacak olursa, tüm yukarıdaki meselelerde bizzat dönemin Başbakanı, İçişleri Bakanı, Adalet Bakanı ve hangi illerin sınırları içerisinde oluyorsa o ilin valileri olaylara müdahil oluyorlar ve açıktan veya örtülü olarak adalet ve emniyet-kolluk bürokrasindeki bu vatanın öz evlatlarının Anayasanın ve kanunların kendilerine verdikleri yetkileri kullanarak ve tamamen hukuk içerisinde kalarak yaptıkları görevlerini yapmalarını engellemeye çalışıyorlardı.

Bu olaylar sadece komik değil trajikomik de aynı zamanda. Dönemin Başbakanının ve çevresinin tüm olaylara bizzat müdahil olarak yeri geldiğinde basit bir arama uygulamasına, yeri geldiğinde bir MİT elemanının mahkemede ifade vermesine engel olması, kendilerinin başta Suriye meselesi olmak üzere muhtelif konularda sadece savcılardan, polisten ve jandarmadan değil, HALKTAN da saklanması gereken gizli bir işin içinde olduğunu gösterdi. Bahse konu suçların, devletin yetkili organları tarafından alınmış kararlar neticesinde devletin kontrolünde yapıldığı ve Milli Güvenliği ilgilendiren birer devlet sırrı oldukları şeklindeki algı operasyonları ise, sadece kendisine sunulanı sorgulamadan kabul eden AKP seçmeninin satın aldığı safsatalar olarak kaldı. Ancak basına yerleştirilmiş kifayetsiz muhterislerin beyinlerinin ürünü olabilecek bu komik saçmalamalar, saydığım grup hariç, herkes tarafından farkediliyor ve alay konusu olmuş durumdalar.

Tüm bu gayretlere, gizli açık tehditlere ve hukuksuzlıklara rağmen bu milletin namuslu evlatları her yerde idi. Sadece soruşturmalarda görevli personel değil, devletin kurumları da bu durumlarla alakaları olmadığını açıklamışlar ve olayların aydınlatılmasında da vazifelerini yerine getirmişlerdir. Örneğin, silah ve mühümmat yüklü tırların davasında, MİT, tırların kendisinin olmadığını, Milli Güvenlik Kurulu da bu faaliyetlerin kurulda gündeme gelmediğini, arada harcanan Bayır Bucak Türkmenleri ise “İNSANİ” değil hiçbir yardım almadıklarını beyan etmişler, bunlar az da olsa basında yer bulmuştu. (Şimdiki Başbakan Yardımcısı Tuğrul Türkeş’in bağıra bağıra “Vallahi billahi o tırlar Türkmenlere gitmiyordu” deyişini de hatırlamaz mı acaba milletimiz?) Öte yandan, Zarrab olayında, MASAK ve BDDK gibi bağımsız kuruluşlar görevlerini kanunların kendilerine emretikleri üzere yerine getirmişlerdi. Hakeza Suriye’de kullanılan sarin gazının Türkiye’den gittiği hususu Addana’da dava konusu olmuş ancak kısa sürede kapatılmıştı, lakin iddianame devletin arşivine girmişti. Şimdi ise ne o personel ne MASAK, ne BDDK ne Milli Güvenlik Kurulu ne de “Türk Milleti adına” görev yapan adalet-emniyet-kolluk bürokrasisi var.

Suç üstü yakalanan haramilerin bahse konu davaları birer savcı ve hakimle kapatmaları ve sonradan da akıl almaz şekilde bu davalarda görevli adalet ve emniyet–kolluk bürokrasinden “KUMPAS” mazareti arkasında intikam almaya çalışırken aynı iddianameleri tekrar tekrar kayda geçirmeleri gelecek nesillere ibretlik hadiseler olarak anlatılacaktır. Kaldı ki Cumhuriyet tarihinin en büyük yolsuzluk ve hırsızlık davasının iddianameleri Amerikan mahkemelerinde “hukuki” delil vasıfları nedeni ile kabul edilmişlerdir. Özellikle bu davada araç olarak kullanılan devlet bankalarının kamu zararı bile, bu suçların devlet mekanizmasının değil devlet kurumlarını öyle veya böyle harekete geçirme yetkisine sahip olmuş haramilerin bireysel suçları olduğunu ispata yeter de artar bile.

Erdoğan ve çevresi, ne zaman ki vatanın has evlatlarını satın alamayacaklarını ve korkutamayacaklarını anladı, bu insanların “Türk Milleti adına” iş yaptıklarına aydı, işte o zaman tamamen kontrolden çıktı. “Ya hep ya hiç” diyerek “Sen yap, biz kanunu yapar seni kurtarırız.” veya “Kapıyı kır savcıyı al.” düsturlarını devreye sokarak gafil muhbir oldular, farketmeden de olsa bu milleti uluslararası alanda büyük bir zilletten kurtardılar. Tüm bunlardan anlaşılacağı üzere Erdoğan ve çevresi, devletin imkanlarını alçakca ihanetlerine ve hırslarına kurban etmişler, bunu da yaparken devletin savcısından polisinden, askerinden ve dahi her saniye kutsadıkaları yüce milletlerinden, milli iradeden de gizleyerek yapmaya çalışmışlar ama Allah herşeyi ayaklarına dolaştırmıştır.

Önemli bir hatırlatma olarak, her iki mahkemde de yargılanacaklar ve mağdur ve de tanıklar adı geçen kişilerle sınırlı olmayacaktır. Erdoğan ve çevresinde yapılan vurgudan, bahse konu suçlar içerisinde yer almış ve yargılama sürecinde, savaşan gruplara silah ve para göndermek, iç savaşı kışkırtma, savaşın finansmanı için yasadışı petrol satışına aracılık, terörist grupların geçişine göz yumma ve diğer benzer suçları işleyen, sıfatları devlet memuru olan ancak hangi devletin memuru oldukları belli olmayan haramizade kullar da, suç işlenmesi emri veren bakandan valiye, polis memurundan istihbarat görevlisine kadar tüm sorumlular, hatta savaş suçunun kanıtlarını gizlemek amacıyla başkaca suçlar işleyen hakim, savcı, istihbarat görevlileri ümitlenmesinler hiç.O film bu film değil, bu saatten sonra manianın etrafından az yatışlı dönüşlerle kaçıp kurtulmak yok.

Meselenin farklı bir yönü ile bitirelim. Türkiye 2011 yılında hastalığın ilk belirtilerini verdiği dönemde yurtdışında bana sıklıkla sorulan “Erdoğan diktatör mü olacak?” sorusuna muhatap olmamdan anlıyorum ki herkes ta o zamandan Erdoğan’ın yolunun nasıl da Hitler’in yolu ile kesiştiğinin farkında imiş. Hala da farkında. Gezi olayları ve 17/25 Aralık sonrasında  kendini iyice hissettiren hastalık, 15 Temmuz çakma darbesi ile en ateşli evresine girdi. Artık ülke çok ağır yaralı ve bilinci kapalı, belki de ondan artık hiçbir soruya cevap veremiyor. Türkiye cinnet halinde savruluyor.

Olayın uluslararası boyutunda dikkatle irdelememiz gereken ise şu: Hem bölgesel hem de küresel denge ve çıkarlar açısından bulunduğu coğrafi konum itibari ile tam istikrar ve demokratik bir yapıda olması şart olan bir ülkenin, tam tersi bir istikamette hızla ilerlemesine dünya neden sessiz? Ya da sadece yurtdışında görevli iken darbecilikten ihraç edilen askerlere sahip çıkıyor numunelik. Bunun görünürde tek bir nedeni var: Bu askerler küçük bir grup ve savunulması en kolay grup. Çünkü bu gruba atılı suç yani “darbeye katılmak” bahse konu askerler için, bilinen fizik kanunları açısından imkansız. Geride hayatları mahvolan milyonlar, sebepsiz hapse giren yüzbinler ve pervasızca batı bloğundan koparılan Türkiye’ye karşı sergilenen ataletten dolayı yaşanacak pişmanlıkları görmemiz için ise çok uzun bir zaman geçeceğe benzemiyor…

Referanslar:

[1] Bilindiği üzere, başlangıçta El Kaide’nin Irak’taki bacağı olarak kurulan IŞİD, Ebu Musab El Zerkavi sonrası El Bağdadi’nin başa geçmesi ile birlikte, Suriye’yi bir açılım fırsatı görmüş ve IŞİD’in bu ülkede yayılması maksadıyla Ebu Muhammed El Cilani komutasında bir ekibi burada konuşlandırmıştır. Bu yeni oluşuma Cebhet El Nusra adı verilmiş, IŞİD-El Kaide geriliminin sebeplerinden de birisi  olan El Nusra, daha sonra El Kaide ile bağını devam ettirerek IŞİD’den ayrıldığını açıklamıştır. Bkz.: Black Flags: The Rise of ISIS, Joby Warrick, Kindle Edition sf. 252.

[2] Uluslararası Ceza Mahkemesi (kısaca UCM), kuruluş belgesi Roma Statüsü olan,savaş suçları, insanlığa karşı işlenen suçlar, soykırım suçları ve saldırı suçlarına bakan uluslararası bir mahkemedir. 1 Temmuz 2002 tarihinde kurulmuş ve 11 Mart 2003 tarihinde çalışmaya başlamıştır. Mahkeme binası “Ev Sahipliği Anlaşması” yaptığı Hollanda‘nın Lahey kentinde bulunmaktadır.

[3] Uluslararası Adalet Divanı, Birleşmiş Milletler’in başlıca yargı organıdır. Uluslararası Adalet Divanı’nın merkezi Hollanda’nın Lahey kentindedir. Genel Kurul ve Güvenlik Konseyi’nden seçilen 15 yargıçtan oluşur. Yargıçlar değişik ülkelerden seçilir, böylece dünyadaki değişik hukuk sistemlerinin temsil edilmesi amaçlanır. Divanın yetki alanı, bir uluslararası uyuşmazlıkta taraf olan ülkelerin kendisine getirdikleri davalar ile BM Antlaşması’nda ya da yürürlükteki uluslararası antlaşmalarda özellikle öngörülmüş konuları içine alır. Uluslararası Adalet Divanı Statüsü, BM Antlaşması’nın (BM Şartı) ayrılmaz bir parçasıdır ve Adalet Divanı’nın çalışma esaslarını belirler.

[4]  Türkiye’nin yargılama için taraf devlet olmaması nedeniyle, Recep Tayyip Erdoğan ve ekibinin haklarında başlatılan inceleme çerçevesinde Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin şu aşamada soruşturmayı sürdürmesi mümkün değil.

Advertisements