Yazan: Suat Aziz

Suat Aziz tarafından hazırlanan bu yazı dizisinin ilk bölümünü sunuyoruz. Genelde Fırat Kalkanı, özelde El Bab Harekâtında yaşananlara soğukkanlı, analitik ve profesyonel bir bakışla hazırlanan bu dizi; 15 Temmuz hain darbe girişimi sonrasında TSK’da yaşanan haksız kıyım başta olmak üzere,  harekâtın arka planına dair politik ve askerî değerlendirmeler içermesi açısından önemli.

Sahadan alınan bilgilerin de açık yüreklilikle yansıtıldığı anlaşılan bu yazının ilerleyen bölümlerinde ise, daha önce hiç bir ortamda rastlamadığınızı düşündüğümüz “içeriden” paylaşımları bulacak ve 15 Temmuz sonrasında en kritik görevlere getirilen Generallere ilişkin çarpıcı bilgilere ulaşacaksınız.

İyi okumalar…

Dulce Bellum Inexpertis

1. GİRİŞ

15 Temmuz ve sonrasında ateş yerine dönen Türkiye’de rejimin kalesi konumundaki TSK önce siyasi vesayet altına girdi, sonra çok gecikmeden Suriye’ye yürüdü. Harekatta 5’inci ay tamamlandı. Ciddi olaylar/iddialar (şehitler, vurulan tanklar, yakılan askerler, sivil ölümler vb.) mevcut. Hızlı başladığımız harekatta halen El Bab civarında IŞİD’in karşısındayız ve operasyonel temponun yavaşladığı, hatta durduğu bir dönemdeyiz.

1-tank
El Bab yakınlarında IŞİD tarafından vurulduğu iddia edilen tankımız.

Siyasi söyleme göre El Bab TSK için sadece ara durak, sırada Münbiç ve Rakka olduğuna göre generallerimiz ilerlemek için stratejik, operasyonel ve taktik maharetlerini göstererek çözüm bulmak zorunda. Tasfiyelerle arınan ve kuş gibi hafifleyen TSK’da, görevde kalan paşaların siyasetin (Reis!) verdiği hedefi ifa etmek için seçecekleri yol, Ortadoğu’da atıldığımız maceranın seyrini belirleyecek.

TSK Suriye’de nereye gidiyor bunu hepimiz merak ediyoruz.

Bunu anlamak için öncelikle büyük resmi ortaya koymak gerekiyor. Daha sonra karargahtaki ve sahadaki askerleri tanımaya, akıllarından neler geçtiğini anlamaya çalışarak Suriye’deki askeri harekatın geleceği hakkında bir fikre ulaşacağız.

2. SİYASETTEN MÜDAHALEYE, DEMOKRASİDEN OTOKRASİYE EKSEN KAYMASI

Dışişleri Bakanlığının resmi internet sitesine göre Türk dış siyaseti dinamik, vizyoner, çok boyutlu, sağduyulu, yapıcı, önalıcı, gerçekçi ve sorumlu bir karaktere sahip. 2011’den itibaren bölgeyi yangın yerine çeviren Suriye Krizine karşı Türkiye’nin izlediği dış siyasetin, bu retorikle ne kadar uyumlu olduğu çok tartışmalıydı. Fırat Kalkanı Harekatı’yla bu tartışma sona erdi. Zira doğrudan askeri müdahale ile artık siyaseti ikinci plana -belki de tamamen askıya- alan dönüşü zor bir yola girdik.

Askeri müdahale ihtilafın esas taraflarıyla olası iletişim kanallarını zora sokuyor.  Çünkü aleni olarak sorunun parçası, yani ihtilafın tarafı olduk. Dolayısıyla vizyoner, çok boyutlu, sağduyulu ve yapıcı çözüm seçenekleri rafa kalkmış oluyor. Safımız ve seçtiğimiz yol belli, artık silahlar konuşuyor.

Bugünlerde Ulu Önderimize ait (Atatürk’ü kastediyoruz!) ve cumhuriyet kurulduğundan beri iç ve dış siyasetimizin nüvesini teşkil eden “Yurtta sulh, cihanda sulh!” ana şiarımızın, Lozan’daki kayıpların üzüntüsüyle(!) olsa gerek, askıya alındığını görüyoruz. Bunun yerine Türkiye’nin yeni mottosu sefer bizim, zafer Allah’ın şeklinde deklare ediliyor.

Bu noktada aklımıza takılıp duruyor, acaba Kemalist öğretiyle yetişmiş ve vazife yapmaya çalışan kadrolara atfen mi 15 Temmuz gecesinin arka planına, subliminal mantıkla, “Yurtta sulh, cihanda sulh” konseyi yakıştırması takıldı? TSK’da atacak general ve subay kalmadı, ama henüz bu konseyi bulan çıkmadı. Popüler tabirle bu sözde konsey halen bir yerlerde uykuda(!) olabilir, ya da bizler uyutuluyor olabiliriz. Acaba kurucu neslin bizlere miras bıraktığı bu motto bu şekilde iğfal mı ediliyor?

Recep Tayyip Erdoğan seçilmiş bir Cumhurbaşkanı olmasına rağmen, ülke yönetiminde hep daha fazlasını istedi. Bugün gücü ele geçirmiş olarak artık buyurgan (Otokrat) liderliğini açıkca kabul ettirdi, keyifle ellerini ovuşturuyor. Ayrıca fazladan nevi şahsına münhasır soylu bir ünvana daha sahip oldu: “Reis” (Almancası ile Führer veya İtalyancası ile il Duce de diyebilirsiniz). Artık milletin meclisine rağmen tüm halk adına kendi başına kararlar alıyor ve son demlerini yaşayan mevcut rejimin tüm kurumsal hücrelerine kendi buyruklarını engelsiz dayatıyor.

2-reis
Reis!

Bu değişimin, Erdoğan ve otokrasisine biat eden ekibi tarafından ne zamandır kurgulandığını bilemiyoruz. Ama Allah’ın lütfu olarak görülen 15 Temmuz’dan sonra yaşananlara bakıldığında, 14 yıllık AKP iktidarında hiç bu kadar vizyoner(!) ol(a)madığımızı görüyoruz. Gelişmeler baş döndürüyor. Türkiye Cumhuriyeti hızla tek adam rejimine doğru kayarken, şu an için ortaya çıkan resim şu şekilde:

Yurtta; darbe tiyatrosunu takiben tasfiyeler, gözaltılar, tutuklamalar, jurnal, sansür, işkence, gözaltında/hapishanelerde şüpheli ölümler, suikastler, demokrasi yerine otokrasi, istikrar yerine OHAL, refah yerine ekonomik kriz. Daha da önemlisi kontrolden çıkmış bir terör; çarşı iznine çıkan askerleri bile havaya uçuran bir PKK ve askerlerimizi canlı canlı yakan, yılbaşında boğaz kenarında eğlenenleri topluca katleden bir IŞİD. Bunlar olurken sırf muhalif diye tasfiye edilen kamu görevlileri, atılan gazeteciler, bilim adamları, hapislere doldurulan on binlerce sıradan insan, ölüm ve sürgün fetvaları veren din adamları ile toplama kampını tartışan havuz aydınları.

Cihanda ise; AB’ye mülteci kartıyla çekilen restler, İsrail ve Rusya ile yaşanan ani dönüşüm, İran’a yaklaşırken Batı’dan histerik bir kopuş ve tabi ki Suriye’de hızla başlayıp halen El Bab civarında durduğumuz sefer.

Türkiye’nin sadece rejiminde değil tüm kimyasında bir eksen kayması yaşanıyor. Bunun travmatik kırılmalara yol açma potansiyeli mevcut ve etkileri zamanla ortaya çıkacaktır. Kapsamlı incelenmesi gereken bu konunun önemli bir ayağı olan Suriye ve TSK bağlantısını biraz açmak istiyoruz.

3. TSK’YA YAPILAN ASİMETRİK MÜDAHALE

Suriye’ye askeri müdahale yeni bir konu değil. Erdoğan, bir zamanlar saygıdeğer kardeşim diyerek ikinci evimiz dediği Suriye’de ailecek tatil yaptığı Esad’a karşı, radikal biçimde değişerek askeri müdahale çağrıları yapmış bir lider. Esad bir röportajında ilişkilerin bozulmasının nedenini, Erdoğan’ın Suriye’deki muhalifleri örtülü olarak desteklemesi şeklinde ifade etmiş, hatta Erdoğan’ın kendisine karşı saygı ve terbiye sınırlarını aştığını vurgulamıştı.

Suriye’de istediğini elde edemeyeceğini anlayan Erdoğan, doğrudan askeri seçenekleri gündemine alarak dünyaya çağrılar yaparken, TSK’yı da Suriye’ye göndermeye çalıştı. Ancak bu isteği dönemin askeri kadroları tarafından bir şekilde göğüslendi.

Tayyip Erdoğan askeri vesayetin dayatmasıyla hapis yatmış, Askeri Şura salonlarında vesayet dönemini defaten tatmış bir siyasetçi. Erdoğan’ın inatçı ve buyurgan liderlik tarzına aşina olanlar, kudretli paşalarımıza karşı olan hislerini(!) eskiden beri çok iyi biliyorlardı. Yıllar içinde Başkomutan sıfatına da ulaşmasına rağmen, özellikle Ordu’nun iç işleyişinde ve Suriye’ye müdahale konularında TSK’nın büyük bir kısmına bir türlü sözünü geçiremediğini de görüyorlardı. TSK’nın ayarlarıyla oynamayı o günlerden beri kafasına koyduğunu kendisi de artık saklamıyor zaten.

İşte bu duygularla geldiğimiz 15 Temmuz esas darbenin TSK’ya vurulduğu bir milat oldu. O gece derme çatma bir perfomansla sahneye konmaya çalışılan meş’um darbe girişiminin gizemi henüz kalkmış değil, ancak asimetrik sonuçları itibarıyla TSK’ya ve rejime darbe vurulduğu aşikar.Öncelikle, Erdoğan’ın söz geçiremediği askeri kadrolar, darbe girişiminde fiilen rol alıp almadıkları ayrımı gözetilmeksizin daha darbenin şafağı doğmadan darbeci diye öbek öbek tutuklanarak tasfiye edildi. Ancak tasfiyeler burada durmadı. Hemen akabinde darbeyle alakaları olmadığı halde, TSK’nın gerek  yurt içindeki gerek yurt dışındaki çoğunluğu yetişmiş kurmay subaylardan oluşan kadroları da tasfiye edilmekten kurtulamadı.

Diğer tarafta ise siyasete bulaşmasının acı faturasını tarihimizin belki de en onur kırıcı hezimeti  olan Balkan Harbi’nde ödeyen ve kışlaya siyaset girmesin diye uğraşan ordumuzun, bizzat Genelkurmay Başkanı tarihte ilk kez siyasi bir mitingde sahneye çıktı. Akar’ın darbe girişiminde bulunanları “Balkan Harbi’nden beter ettiniz” şeklinde azarlaması ise bu arka planda, acı bir ironi olarak yerini almış oldu.

Tüm bunlar olup biterken askerler protokolden çıkarıldı, resmi üniformalarıyla tören için Anıtkabir’e girerken bile tek tek üst aramasına tabi tutularak tahkir edildi.

3-arama
Temizlendikçe güçlenen “yeni” TSK: 30 Ağustos’ta Anıtkabir’de üst araması.

Ülkemizin kurucularının yetiştiği Askeri Liseler, Harp Okulları ve Akademilerdeki tüm öğrenci ve müdavimler ayrım yapılmadan atıldı ve bu mekteplerin kapılarına kilit vuruldu.

Generaller hapislere atılırken siviller paşa olarak atandı.

Daha önce Ergenekon, Balyoz, Poyrazköy, Askeri Casusluk davalarından suçlu bulunan askerler aklandı, onların onlarca katı asker ise neyle suçlandıklarını dahi anlamadan ihraç edilerek hapislere atıldı.

Sonuç olarak Erdoğan’ın yıllardır istediği şey bir gecede oluverdi. Rejim değişikliğine ve otokratik politikalara engel olabilecek son kale konumundaki TSK, NATO ittifakını savunmanın, genelde akılcı iç ve dış politika yürütülmesinde ısrarlı olmasının, özelde Suriye’ye girmeye istekli olmamasının yani biat etmemesinin bedelini, üstelik FETÖ’cü ve darbeci hain yaftasını yiyerek çok ağır biçimde ödedi. TSK’da general ve kurmay subaylara yönelik ağır bir temizlik yapıldı, yani darbe doğrudan ordunun beyin takımına vuruldu. Buna rağmen Genelkurmay Başkanı temizlendikçe güçleniyoruz diyebiliyor.

Darbeci, FETÖ’cü diye tasfiye edilen generallerin ortak bir özelliği, sözde çözüm süreci esnasında sivil yerleşim yerlerini gerilla üssüne çeviren, bölge halkının hayatını terörize eden, devletin otoritesine darbe vuran PKK’yla ilgili gerçekleri görerek, kabul edilmeyeceğini bilseler de gerekli tedbirlerin alınması için siyasilere sürekli talep göndermeleri. Ayrıca Suriye krizinde, kara harekatı gibi sert güç (Hard Power) seçeneğinden önce, yumuşak güce (Soft Power) dayalı seçenekleri (Sınır Fiziki Güvenlik Sistemi, İnsani Yardım Harekatı, BM Kararına dayalı uluslar arası bir Koalisyon Harekatına destek gibi) üst sıralara koymaları. Kısaca suçları, askerliğin gereğini yapmak ve Erdoğan gibi düşünmemek.

Bunun cezası olarak, rütbe ve görevlerine bakılmaksızın, şablon suçlamalarla fütursuzca tasfiye edildiler. Üstelik dışarı çıkma ihtimali olmayacak şekilde bir hapis cezasına şimdiden çarptırıldılar bile. Bu yetmezmiş gibi yine bizzat Erdoğan liderliğinde bir idam kampanyası da başlatılmış durumda. Tam biat etmeyenlerin akıbetinin ne olacağını bu sayede anlamış olduk.

Milli Savunma Bakanı edasıyla açıklama yapan Doğu Perinçek’den TSK’nın % 95 oranında temizlendiğini öğreniyoruz. Yoğun tasfiyelere rağmen ilginçtir omuzu en kalabalık paşalarımız halen makamlarında oturmaya devam ediyor. Ancak bu kez Erdoğan’ın istekleri karşısında daha önce yap(a)madıklarını yaparak TSK’yı kuş gibi hafiflettiler ve Suriye’ye soktular.

Tasfiye, hapis ve idam seçeneklerinin etkisiyle olsa gerek hizaya gelmiş görünüyorlar. Hatta rejimin bekçisi diye nam salmış ordumuzda, Reis’e tam biat ederek demokratik rejimi sonlandıran generaller olarak tarihe geçmek üzereler. Veya şimdilik menfaatleri kesiştiği için öyle görünüyor da olabilirler.

Neticede bugüne kadar 600 bine yakın insanın can verdiği, ülke nüfusunun yarısından fazlasının yerinden edildiği, ABD, Rusya ve İran’ın vekalet savaşları (Proxy Wars) üzerinden dolaylı veya doğrudan sahada yer aldığı, kimin kimle savaştığını bile anlayamadığımız Suriye’de krizin içindeyiz.

Peki neden? Bu harekatın siyasi ve askeri hedefini ortaya tam olarak koyan resmi bir açıklama bulamadık. Bu bile neye bulaştığımızı gösteriyor. Basına verilen demeçlerden birisine göre Fırat Kalkanı Harekatı; sınırımıza komşu bölgede PKK’nın terör koridoru oluşturmasını engellemek, Türkiye tarafından tehlikeli görülen unsurları temizlemek ve sınır güvenliğini sağlamak maksadıyla başlatıldı. Maksadı ne olursa olsun, seferî kuvvetlerimiz Suriye’de kayıplar veriyor, kapı (El Bab) açılmış değil ve şimdilik bekliyoruz. İhtiras kokan bir maceranın içindeyiz.

4. SURİYE’DE NELER OLUYOR? İDDİALAR VE GERÇEKLER

TSK artık milletinin (meclis) emrinden çıkarak Reis’e bağlı kişisel siyasetin enstrümanı haline geldi. Olanları çoğunlukla Reis’in, bazen de TSK’nın basın açıklamalarından takip ediyoruz. İlave olarak havuz medyasının tek tip haber ve analizleriyle bilgilendiriliyoruz.

Bu açıklamalardan, TSK’nın Suriye’de geç kalınmış bir harekatı başlattığını, FETÖ’nün tüm dolaplarına, derin global güçlere, üst akla, ABD ve AB’ye rağmen IŞİD’e ve PKK’nın Suriye taşeronu PYD’ye darbeler vurarak Cerablus, Er Rai ve IŞİD’in kalesi Dabık’ı süratle alıp Suriye halkına özgürlük dağıttığımızı, şehitlerimizi 1’e 10 katlayarak El Bab’ı kuşattığımızı ve kısa sürede ele geçireceğimizi öğreniyoruz. Askeri kayıplarımız ise Kilis’e roket düşmesini engellemenin doğal bir maliyetiymiş gibi izah ediliyor.

Madalyonun diğer yüzünde ise bölgesel ve uluslar arası kaynaklarda vahim iddialar boy gösteriyor.

a. TSK’nın Verdiği Zayiat:

İddiaların en önemlileri TSK’nın muharebe en hazır ve en seçkin (Özel Kuvvetler, SAT Timleri, Komando Tugayları, en iyi Tank Taburları v.b.) birliklerinin verdiği zayiatın büyüklüğü hakkında. Son saldırılardaki zayiatı hepimiz biliyoruz, ama yaşanan travmayı, resmi açıklamalarda bulamayacağınız gerçek hikayeleri anlayabilmek için, hastanelerdeki onlarca yaralıya bakmak gerek.

4 sehit.jpgEl Bab Şehidi Mahmut Uslu

Ayrıca internette El Bab yakınlarında vurulan tanklarımıza ait bol sayıda resim ve videolar mevcut, TSK’nın kadim “silah terk edilmez” prensibine rağmen bu noktaya gelinmesi, anlaşılır gibi değil. Askeri kaynaklar tarafından sızdırıldığı düşünülen bir listeye göre, Suriye’de en az 10 Leopard tankı, 1 M60 Tankı, 2 Zırhlı Muharebe Aracı (ZMA), 1 Geliştirilmiş Zırhlı Personel Taşıyıcı (GZPT) ve 1 Taktik Tekerlekli Zırhlı Araç (TTZA) Kobra imha olmuş durumda. İmha olmanın yanında bizzat IŞID’in eline geçen Leopard tankı, ZMA ve diğer askeri malzemeler mevcut. Aslında imha olan zırhlı araç sayısını 50’nin üzerine kadar çıkaran bazı kaynaklar mevcut, ama abartılmıştır diyerek itibar etmek istemiyoruz. Bütün bunlardan belki daha acısı Türk bayrağını yerlerde çiğneyen teröristleri gösteren kayıtlar mevcut. Maalesef görüntülerdeki zırhlı araçların plakaları internete düşen listeyle uyumlu. Ayrıca uçaklarımızın IŞİD’in eline geçen zırhlı araçlarımızı vurmak için sorti yaptığı bile iddia ediliyor.

5-mlz1

6-mlz2
El Bab Yakınlarında IŞİD’in Eline Geçen Askeri Malzemeler

Daha vahimi, TSK’nın kendilerinden haber alınamadığını açıkladığı iki askerimizin IŞİD tarafından canlı canlı yakıldığını gösteren görüntüler yayınlandı. Maalesef aksini iddia edemeyeceğiniz kadar gerçek. Bu vahşet, sadece IŞİD sürülerinin doğal bir cinayeti değil. Aynı zamanda Suriye siyasetinde geldiğimiz noktayı gösteren, Erdoğan’a ve AKP’ye yönelik bir meydan okuma. Ama canı yanan(!) bu vatanın saf evlatları.

Konu Reis’e biat etmeyen aydınlar, gazeteciler, akademisyenler olunca operasyon üstüne operasyon yapan, OHAL üzerinden KHK’larla tedbir üstüne tedbir alan, insanları işlerinden atan, gazete ve dernekleri kapatan Reis ve kendisine destek için sokakları dolduran kıtaları hatırladıkça, dünya tarihinin en vahşi teröristleri olan IŞİD’e karşı tepkisiz kalınması aklımızı kurcalıyor. Temizlendik, güçlendik diyerek millete selam çakan Hulusi Paşa’mızdan da kudretli bir açıklama yerine, 15 Temmuz klişeleri duyuluyor. Bunların aksine bu tür haberlerin dolaşımını engellemeye matuf sert açıklamalar ile sosyal medyada muhalif görüş belirtenlere yönelik tutuklamalar yapılıyor.

Ürdünlü bir savaş uçağı pilotunu aynı şekilde katleden IŞİD’e Ürdün Kralının ve halkının gösterdiği tepkiyi hatırlayınca vicdanlarımız daha derinden sızlıyor.

Zayiat konusunda başka bir notu da düşmek gerek. TSK sahada Özgür Suriye Ordusunu (ÖSO) destekliyor. ÖSO’nun performansı ve kayıpları bizi doğrudan etkiliyor. Hatta Esad Rejimi’nin Halep’i ele geçirmesi konusunda TSK’yı suçlayanlar mevcut. İddialara göre Halep muhalifleri yanlış cephelere gönderdiğimiz için düşmüş. ÖSO’nun kayıpları ve performansı hakkında Türk kamuoyunda bilgi yok, soracak kimse yok, zaten merak eden de yok!

b. Sivil Zayiat:

Türk kamuoyunda çok fazla yer bul(a)mayan diğer bir vahim konu ise; TSK’nın açtığı ateşler nedeniyle bugüne kadar çocuk ve kadınlar dahil 350 civarında sivilin öldüğüne ayrıca 2500’den fazla sivilin yaralandığına dair iddialar. İddialar karşısında yetkililerimiz klasik “fevkalade dikkat ediyoruz” tadındaki açıklamalar dışında sessiz, zaten sivil yetkililer arasında bu tür hassas bir konuda profesyonelce konuşabilecek konu uzmanı mevcut değil. TSK için de durum farklı değil. Askeri harekâtın sevk ve idaresini -basın ve halkla ilişkiler dahil- bütün boyutları ile bilen general ve kurmay heyeti tasfiye edildiği için, TSK’nın bunun gibi ciddi bir konuda proaktif bir bilgilendirme politikası izlemesini zaten beklemiyoruz. Elde mevcut birkaç karargah personeli yeni tasfiye listeleri hazırlamakla aşırı meşgul. Komuta heyetimiz sivil zayiat konusuna hiç değinmek istemiyor olabilir.

TSK aralıklarla Suriye’deki terörist hedefleri vurduğunu açıklıyor. TSK’nın 14 Ocak itibarıyla yaptığı açıklamaya göre Suriye’de sadece uçaklarla vurulan hedef sayısı 1141. Bazılarının görüntüleri yayınlanıyor. Ama hedef detayları hakkında bilgimiz yok, sadece ciddi bir rakam olduğunu söylemek gerek. 64 bin nüfuslu El Bab’da halen kaç sivilin kaldığını bilen yok, ama yerel kaynaklar 35 bin civarında bir rakamdan bahsediyor. Vurulan hedeflerin ne kadarının El Bab’da veya diğer meskun mahallerde olduğunu da bilemiyoruz. Ama IŞİD’in arazi savaşı yapmadığını düşündükçe büyük çoğunluğunun meskun mahalde olduğu görülüyor. Sivillerin yaşam alanlarında terörist hedeflere ağır ateşler açıyoruz ve TSK kendi yayınladığı görüntülerle bunu teyit ediyor. Sivil zayiat riski çok büyük.1

7-sivil

 

8-el-bab
Harabeye döndüğü iddia edilen El Bab (02 Ocak 2017)

c. Lojistik Sorunlar:

Harekatın lojistik desteğinde yaşanan sorunlar diğer bir ciddi iddia. Geçen yıl güneydoğuda icra edilen meskun mahal operasyonlarında da benzer lojistik sıkıntılar olduğu basına yansımıştı. Birliklerimiz Suriye’de aynı sıkıntıyı biraz daha fazla yaşıyor. Sorunun ana nedeni kaynak yetersizliği değil. Apar topar girişilen operasyon nedeniyle yeterli hazırlığın yapılmaması.

Ayrıca birliklerimiz sürekli teşkilat değiştiriyor. Katılan birlikler ne kadar en seçkinlerden seçiliyor olsa da; Özel Görev Kuvveti şeklinde oradan alınıp buraya monte edilen, geçici görevlerle teşkil edilen, birbirlerini ilk defa sahada gören birlikleri desteklemek doğası itibariyle pek çok zorlukları içinde barındırıyor. Tasfiyeler nedeniyle kaybedilen tecrübeli personel sıkıntıyı çok daha fazla katlıyor.

Siyasi ve askeri elitlerimiz aksini iddia etseler de, yerlerde yatan, kuvvetli beslenemeyen, tuvalet bulamayan, banyo yapamayan, aileleriyle ve yakınlarıyla görüşemeyen sahadaki askerler gerçeği biliyor. Zaten sahada yaşanan lojistik ve diğer sorunlarla ilgili haberleri bizzat sahadakiler sızdırıyor. Vahşi tehditten hiç şikayet etmeyen askerler, daha iyi mücadele edebilmek adına sorunlarını çözebilmek için bu yola müracaat ediyor. Zira, bunun işe yaradığını daha önce öğrenmişler, bizzat Erdoğan’dan havyar sözü bile almışlardı.

ç. Harekattaki Durum:

Neticede Fırat Kalkanı Harekatı’nda bir şekilde El Bab civarındayız. Şubat 2017 itibariyle şehri kuşattığımız ve hatta girmeye başladığımız şeklinde haberler servis ediliyor. Halbuki dikkatli takipçiler yaklaşık 2 ay önce de El Bab’ı kuşattığımızı üstelik bizzat Reis’in ağzından duymuşlardı. El Bab’ın kuşatıldığına ve kısa sürede ele geçirileceğine inanmak için daha fazlasına ihtiyaç var. Eldeki veriler, bu tür haberlerin iç piyasanın tüketimine sunulan hamaset ürünü bir algı operasyonundan başka bir şey olmadığını gösteriyor.

Meskun mahal operasyonlarında genel olarak, şehre giriş çıkışları kesmek için en dışta çepeçevre ve sürekli tutulan bir dış kuşak, içeride ise; emniyet ve destek unsurlarıyla sektör emniyetini alan bir iç kuşak ve sektörleri temizleyen operasyon unsurlarının değişik formasyonları şeklinde teşkilatlanılır.

Güneydoğuda yapılan meskun mahal operasyonlarını incelediğimizde, TSK ve polisimizin böyle bir teknik uyguladığını görüyoruz. El Bab’da biz daha dış kuşakla uğraşıyoruz ve şu an şehrin kuzeyi ve batısındayız. El Bab’ın diğer taraflarında kontrol zaten bizde değil. Hatta TSK’dan önce Suriye Rejimi’nin ve PYD’nin El Bab’a girme ihtimali bile mevcut. Birliklerimiz Hastane Tepesi, Radar Üssü gibi yerleri alarak şehrin dış kuşağını kontrol etmeye çalışıyor. İçeride tespit edilen hedeflere uçak, silahlı İHA, tank ve topçularla atışlarımız devam ediyor, sahaya gir(e)medik. Kuşattık yerine dış kuşağın bize kalan kısmını tutmaya çalışıyoruz demek daha doğru, dış kuşağın yarısı zaten Suriye Rejimi’nin kontrolünde. Daha bu aşamada bile çok ciddi kayıplar veriyoruz.

TSK harekat temposunu yitirdi ve El Bab operasyonu bildiğiniz konvansiyonel bir cephe savaşına döndü. Tarafsız askeri gözlemcilerin değerlendirmelerini ulusal basında duymak mümkün olsaydı, IŞİD’in TSK’yı durdurduğunu(!) okuyor olacaktık. Zaten son günlerde bağımsız analizcilerden gelen incelemeler El Bab’da TSK’nın kazandığı bölgelerin IŞİD tarafından geri alındığını iddia ediyor. (Tabii ki resmî makamlardan hiç bir cevap yok.) Maalesef durum iç açıcı değil, TSK El Bab’da, üstelik daha dış kuşakta içine düştüğü buhrandan sıyrılmak için hamle yapmaya çalışıyor. Bununla birlikte daha önce El Bab yetmez denirken bugünlerde El Bab’dan aşağı gitmeyeceğiz şeklinde açıklamalar gelmeye başladı. Reis alışık olduğumuz şekilde çark etmeye devam ediyor zira haşmetmeapları Bahreyn’de hedefin Münbiç ve Rakka olduğunu söyledi.

22 Aralık 2016 tarihinde 16 şehit ve onlarca yaralı verdiğimiz saldırıyla, aynı günlerde iki askerimizin canlı canlı yakılması şok etkisi yarattı. Hatta TSK’nın El Bab’dan çekildiğine dair haberler bile çıktı. Tabi süratle yalanlandı. Halbuki TSK’nın zayiat verilen bölgede (Hastane bölgesi) taktik bir geri çekilme yaptığı kesin. Çünkü bu derecede zayiat veren bir askeri birlik derhal geri çekilir ve yeniden teşkilatlanır. Yoksa tamamen imha olursunuz. El Bab’da halen şiddetli çatışmalar sürüyor, sadece IŞİD saldırılarıyla değil Rus uçaklarının -ikinci defa- yanlışlıkla(!) vurmasıyla zayiat veriyoruz.

Kısacası El Bab’da zayiatın her türlüsünü vermeye devam ediyoruz, moraller bozuk. Geri çekilme olur mu? Bu siyasi olarak tercih edil(e)mez, Reis bu noktada açıkca geri adım at(a)maz. Ama taktik gereklilikler başka şeyler söylüyor. Reis’den geri çekilmeyi örtecek kurnaz hareketler beklenebilir. El Bab’ı Suriye Rejimi’ne bıraktığımıza dair haberler gündeme gelmeye başlarsa şaşırmamak lazım. Zira TSK El Bab civarında saplanmış durumdayken Suriye Rejimi El Bab’a girmeye başlayıverecek. Zaten El Bab önlerinde hem Rejim, hem de Türkiye ile kol kola giren Rusya’nın kimi içeride görmek istediğini anlamak için uzman olmak gerekmiyor. Acaba Rusya’nın ikidir yanlışlıkla askerlerimizi vurmasına bir de bu gözle bakmak yanlış olur mu?

Diğer bir önemli nokta olarak, Suriye’ye giden askeri gücümüzün El Bab büyüklüğünde bir ilçeyi normal şartlarda kısa sürede temizlemesi zaten mümkün değil. Yurt içinde yapılan meskun mahal operasyonlarında, örneğin Silopi ve Cizre’de, destek unsurları hariç 15 civarında Jandarma Özel Harekat (JÖH) Taburu, 4 Jandarma Komando Taburu, 5 Genelkurmay Özel Kuvvetler (ÖK) Taburu, 3 Dağ Komando Taburu, 1 Tank Taburu ve 5000 civarında Polis Özel Harekat (PÖH) görev aldı. Operasyonlar üç ay kadar sürdü.

Gerçek şu ki Suriye’de daha sınırdan 25-30 km. civarında içeri girmiş durumdayken tempomuz yavaşladı, hatta şu ana kadar yaşananlara bakarak durdu diyebiliriz. Ulaştığımız derinlik stratejik bir derinlik değil, Fırtına obüsleriyle sınırı geçmeden rahatlıkla vurabileceğimiz bir mesafedeyiz.

Böyle bir ortamda iç piyasayı rahatlatmak için El Bab’ı almak üzereyiz, daha sonra şuraya gideceğiz demek sahadakilerin üzerinde baskı yaratıyor. Bundan sonra şuraya gideriz demeden önce, burayı nasıl geçeriz diye düşünmek gerek. Bunu düşünmezlerse çok yakında buraya neden girdik diye düşünüp duracaklar. Zira ÖSO içinde bile şu an Cerablus, Er Rai ve Dabık’ı aldık, El Bab’ı da almak üzereyiz diye sevinenlerden ziyade, Suriye’nin en kritik kenti Halep’i kaybettiğine üzülenler  mevcut.

Ayrıca, ÖSO için Türk Özel Kuvvetleri’nin yanında görev yapmak sanıldığı kadar kolay değil. Birbirlerine ayak uydurmaları imkansız. Görev anlayışları başta olmak üzere aralarında uçurumlar var. Türk Genelkurmayı ÖSO’yu zorluyor. ÖSO’nun içinde fazla yorulduklarını, hatta daha fazla zayiat vermeye başladıklarını düşünenler mevcut. Bir sürü değişik fraksiyondan oluşan ÖSO’dan aykırı görüşler çıkabiliyor, emredersin demekte zorlanabiliyorlar. Daha önce IŞİD’in kalesi olarak görülen Dabık’a girmek için yapılan operasyonlarda olduğu gibi, Özel Kuvvetlerimiz her geçen gün zorlaşan cephelerde ÖSO’yu motive etmek, organize bir şekilde göreve sevk etmek için ekstra gayret sarf etmekten yorgun düşmeye başladı. Sahada kazan kaynıyor!

Birşeyler yaparak tempoyu artırmak ve seferi zafere yaklaştırmak gerekiyor. Üstelik daha sırada Münbiç ve Rakka var. Hatta Başbakan Binali Yıldırım Irak’ta Barzani’yle birlikte cepheyi teftiş etti. Yeni sefer hazırlıkları başlamış bile olabilir.

Artık hedef Reis’ten, sefer paşalardan, zafer Allah’tan..!

Devam edecek…

 Yazının ikinci bölümü için tıklayın

Sonraki yazı;

Paşalar Gibi: Sahada hangi Paşalar var? Harekâtı kimler yönetiyor? Metin Temel başta olmak üzere El Bab Harekâtının başında ve arka planındaki Generalleri tanımak için bir sonraki yazımızda görüşmek üzere…

Notlar:

1 Meskun mahalde yaşanan bir çatışma araziye kıyasla farklı zorlukları bünyesinde barındırır. Zira sivillerle iç içe bir ortamda teröristlerin tespit, teşhis ve etkisiz hale getirilmesi daha zordur. Bu noktada öncelikle hedefin değerine bakılır ve yüksek değerde bir hedef olduğu anlaşılırsa Hedef Yönetimi (Targeting) olarak bilinen sürece uygun olarak, hedefin etrafına zarar vermeyecek yöntemler belirlenir ve icra edilir. İşte tüm gayretlere rağmen hedefin yanında istenmeden oluşan masum hasara “İkincil Hasar” (Collateral Damage) olarak adlandırılır.

Modern savaşa ilişkin Afganistan ve Irak’ta alınan en önemli derslerden birisi İkincil Hasar’ı engellemek olmuştur. Bu yüzden Hedef Yönetimi kuvvetler üstü, dinamik, anlık istihbarata dayalı ve teknoloji etkin bir süreçtir. Silahlı İnsansız Hava Aracı (İHA), eş zamanlı görüntü izleme ve aktarma sistemleri, lazer güdümlü hassas vuruş kabiliyetli füze sistemleri, nokta özel kuvvet operasyonları gibi en etkin askeri yetenekleri ön plana çıkaran, FAST-CD (Fast Assessment Strike Tool-Collateral Damage) gibi askeri yazılımların geliştirildiği kapsamlı bir süreçtir. Herşeye rağmen İkincil Hasar oluşursa sorumlulara yönelik olarak uluslar arası hukukun yanı sıra ülkelerin kendi hukuki yaptırımlarının olduğunu, örneğin ABD’de Senato önünde hesap verildiğini de ekleyelim.

Ancak bu kavram yanlış ellerde “suç işleme özgürlüğüne” yol açabilir. Örneğin, ABD’li neo-conlara göre meskun mahalde yapılacak bir operasyonda İkincil Hasar kaçınılmazdır, hatta “20 milyon Suriyeli’yi kurtarmak için bir kısmı feda bile edilebilir.” Bu terim, can ve mala verilen hasarı “örterek, kibarlaştırarak, masumlaştırarak, doğallaştırarak” (Euphemism) askeri gereklilik gibi algılatan yönü nedeniyle Türk askeri planlayıcılar tarafından çok da sıcak karşılanan bir kavram olmadı. Geldiğimiz aşamada; iddia edilen sivil zayiat rakamlarının yüksekliği, mevcut komuta heyetinin de ABD’li neo-conlar gibi düşünmeye başlamış olma ihtimalini akla getiriyor.

Geçmişteki Güneydoğu operasyonlarında da sivil zayiat ithamlarına maruz kalınmıştı, Uludere gibi acı vakaları zaten biliyoruz. Ama TSK hiçbir zaman bu kadar vahim bir tablo yaratmış olmakla itham edilmedi. Şu an El Bab’ı halen uzaktan vuruyoruz, ilerleyen günlerde içeriden daha fazla görüntü gelmeye başladıkça bu korkumuzla daha fazla yüzleşmek zorunda kalabiliriz.

Advertisements