Yazarlar: Fatih Onurlu

Şükrü Paşa

Gazetelerden O’nun şehit olduğu haberini okuyunca beynimden vurulmuşa döndüm. Pırıl pırıl bir subayın, dürüst ve ahlaklı bir arkadaşımızın hayata gözlerini yumması beni derin üzüntülere sürükledi. Şehadeti yüksek makamlardakiler için istatistiki bir bilgiden ibaret olsa da silah arkadaşları, sevenleri ve ailesi için tarifsiz bir kederdi. En nihayetinde bir insan olarak Şehidimizin ebediyete intikalinin kalbimi sıkıştıran o ilk şokunu atlatmayı müteakip bu güzel insanın şehadetine ilişkin mesleki sorgulamalar beynimi kemirmeye başladı. El Bab!!! Vazife, niyet, maksat?.. Stratejik direktif?.. İstenen son durum?.. Derken, nedenler, nasıllar… Bırakınız bu askeri teknik soruları veya sorunları, sıradan bir vatandaş olarak dahi bir maksat, bir gaye; milli bir hedef doğrultusunda süregelen bir politika veya bir büyük politikanın, bir kızıl elmanın parçasını dahi bulamadım… Birden aklıma “stratejik derinlik” geldi… Ne büyük söz ama dedim kendi kendime… Hem stratejik, hem de derin… Oysa ki, ben taktik sahada bir neferim, herhalde ondandır beynimi kemiren bu soru işaretlerim… Neden sonra aklıma geldi, PYD’nin ilk kez varlık gösterdiği dönem. Birkaç ay içerisinde üç-dört defa bayrak değiştirmelerini hudut hattından takip etmemiz; bununla birlikte Irak’ın Kuzeyindeki Kürt bölgesi ile hudut kapısı oluşturmaları, nehir hattında yeni kurdukları köprü üzerinden varil ticaretini uykusuz gecelerde takip ve rapor etmelerimiz geldi aklıma… Bölgeye gelen komuta heyetlerine yapılan arzlar… Kaç varil, kaç insan geçtiğini günlük hesaplamalar… Yeni bayraklarını fotoğraflayıp rapor etmeler… Bunların adına bayrak dememek için türlü tanımlamalar kullanmalarımız (mesela “paçavra”)… Ülkemiz için yapıyorduk hepsini; daha yolun başında, Askeri Lisede, Harp Okulunda uğruna canımızı feda edeceğimize yönelik ant içtiğimiz vatanımız için… Ama taktik seviyenin insanlarıydık ne de olsa, göremiyorduk büyük resmi… O derinliğe sahip değildik bizler… Sonra bir gün Salih Müslim’i gördük can ülkemizin en üst düzey makamlarında; anladık ki dostmuşuz biz aslında!.. Amiyane tabirle boşuna debeleniyormuşuz taktik sahada. Tıpkı PKK ile mücadelede de olduğu gibi… Sayın (!) Öcalan büyük resmi bizden daha iyi görüyormuş(!) Biz ise barışın önündeki en büyük engelmişiz meğer… Stratejik derinlik gereği Milli(!) Büyüklerimizin vizyonlarına iliştirdikleri arzuları çerçevesinde yanlış yapageldiğimiz şeylerden vazgeçtik sonra. Vazgeçmedik tabi ki ama Milli Hükümetimizin Stratejik Direktifine de uymamazlık etmedik işin aslı. Gel gör ki, itaat ederken de biz haksız çıktık gel zaman git zaman… Hem Salih Müslim ve adamları düşmanımızmış, hem de PKK… Yine biz bilememişiz! Taktik kafa işte; stratejik derinliği olmayan bayağı insanlar(!)… ABD Gnkur.Bşk. ve CIA Bşk.nın Türkiye görüşmelerinin akabinde PYD’nin düşman olmadığını ve tıpkı Irak’ın kuzeyindeki Kürt Özerk Bölgesi ile kurduğumuz iyi ilişkiler gibi onlarla da çok güzel ilişkiler geliştirebileceğimizi öğrendik en yetkili ağızlardan. Bir de şunu öğrendim naçizane; “biraz geç anlıyorum ben, tam anladığımda da senaryo değişiyor ve yine anlamamış oluyorum”… Tam kimler düşmanım öğreniyorum, dost oluyor; tam dostmuşuz diyorum, en öncelikli düşmanım oluyor… Aklım artık almıyor anlayacağınız. Yani yazı bile yazamıyorsunuz, zira daha mürekkebi kurumadan tam zıt bir istikamete yelken açıyoruz. (Editörün notu: Biz bu yazıyı incelerken dahi, önce El Bab operasyonunun bittiği açıklandı, sonra devam ediyor dendi, sonra hedef Rakka dendi, sonra Menbiç…)

Aklıma geldi, söylemeden geçemeyeceğim; bu savrulmaları savunmak adına bir kısım insanların “tabi anlayamazsın, çünkü çok derin bir siyaset yapılıyor ve tüm düşmanlarımızın kafası karışıyor” dediğini duyar gibiyim. Düşündüm de bunlara cevap vermeye bile gerek yok; çünkü karaktersizlik üzerine kurulmuş bir siyaseti savunan karakter zafiyeti içerisindeki birini ikna edebilmem mümkün değil sanırım.

Uzun lafın kısası, politik veya stratejik hata ve hatalı yok asla! Her şeyin doğrusunu bilen bu büyüklerimiz kendi lisanlarınca bizlere şöyle sesleniyorlar: “Taktik seviyedeki beyni stratejik derinlikleri kavrayamayan zavallı, siyaset bilmeyen vatan aşıklarının yaptığı hatalar var. Her stratejik/politik manevramızda bir ihanet arıyor bu vatan aşıkları. Yok Devlet onuruymuş, yok bin yıllık gelenekmiş, yok ortak akılmış… Bilmiyorlar ki, “dünün dün, bugünün de bugün” olduğunu…”

1Gelelim madalyonun diğer yüzüne… Bu, derinliğinin haddi hesabı olmayan dipsiz kuyu stratejisinin zigzagları nedeniyle (Buraya “zigzag” kelimesi olmadı tabi ki; “hataları” diyecektim aslında ama bir kere dedik ya yukarıda, hata yapmaz bizim Milli (!) büyüklerimiz diye… Çeviremedim lafı işte. Hem biraz düşününce, ömründe hiç hata yapmamış(!) bir güruha da HATA YAPTIN demek ayıp kaçar yani…) güzel ülkemiz açısından bir hiç uğruna ama kendi şahısları adına Allah yolunda/memleket uğrunda şehit olan bu güzel insanların haklarını ne yapacağız şimdi?.. Stratejik seviyede verilen kararların taktik seviyede şahsıma yansımasının en ete kemiğe bürünmüş halidir bu şehit dostum. Ülkem, vatanım, can damarım hepsini bir kenara koydum farz edelim; farz edelim ki, işten atılmışlığım, 14 yaşından beri giydiğim üniformamın elimden alınması, sesimin kısılması, soluğumun kesilmesi ve dahi ölümüme fermanlar düzülmesini de koydum bir kenara diyelim; hadi anamın, babamın, kardeşlerimin ayrı ayrı vadilere savrulmasını, akraba ilişkilerinin, komşuluk ilişkilerinin sıfırlanmasını; insanların “bizden” ve “hain” olarak ayrıştırılmasını da bir kenara koyduk diyelim; N’olacak bu şehidimin, bu dostumun ailesinin, yakınlarının, arkadaşlarının hali şimdi?.. Ne için gitti ötelere diyeceğiz şimdi biz?.. Vatan için mi; bayrak için mi, İŞİD için mi; Esed için mi yoksa Esad için mi?.. Nasıl bulacağız o stratejik derinlikteki, hatasız Milli(!) büyüklerimizi de nasıl soracağız bunun hesabını? Soru sorulmaya, hesap vermeye açık olsa bu haşmetli büyüklerimiz sorardık elbette biz de: Nedir sizin gelecek 20 yıla yönelik planlamanız diye veya 10 yıl önce neydi ki, şimdi hangi aşamasındasınız şeklinde. Beş yıl önce yazmıyordu bu gelişmeler Milli Güvenlik Siyaset Belgesinde, şimdi yazdınız mı derdik onlara. Nasıl yaptınız bu stratejik değişiklikleri; hangi istişare kurullarından geçirdiniz; gerekçeleriniz neydi diye sorardık kendilerine. Gelecek 20 yılı öngören Milli Güvenlik Siyaset Belgesini kaç kere güncelleyip sonra da tekrar üstünü karaladınız derdik. Hangi MİLLİ hedefi vazifeye dönüştürerek bu kahraman askerlere verdiniz de hangi hedefe taarruz ediyor bu yiğitler, söyleyebilecek misiniz? Stratejik seviyede verdiğiniz kararların taktik sahadaki bedellerini hiç aklınıza getirdiniz mi?.. Yoksa; “babamın oğlu değiller ya, tohumuna para mı saydım; maaşlarını bunun için alıyorlar, 60 kelle (!), 100 kelle (!) fark etmez, burada Milli(!) Hükümetin ulu hükmü(!) söz konusu” mu diyorsunuz diye art arda sorardık… Ama soramadık… 

Yazının ikinci bölümü için tıklayın…

Advertisements