Yazan: Fatih Onurlu 

Fatih Onurlu tarafından hazırlanan bu makalede, darbe girişiminin öncesi ve sonrası ile, sadece doğrudan değil ikincil etkileri ile birlikte farklı bir bakış açısı ile incelenmesini bulacaksınız. Yazarın tezi, genel olarak başlıktan da anlaşıldığı üzere, bu olayın bir büyük resmin parçası olarak okunması gerektiği ve özellikle yakın komşularımızın da içinde olduğu bir bağlamın içine oturtulmadan tam olarak anlaşılmasının mümkün olmadığı yönünde. 

Genel okuyucunun her zaman ulaşma imkanı bulmadığı veya incelemeyi düşünmediği kaynaklardan da faydalanılarak hazırlanan bu makale inanıyoruz ki, iddialı ve cesur tezlerinin yanısıra yazarın ulaştığı neticeler açısından da ilgilenenleri entelektüel olarak zorlayıcı mahiyette.

Daha fazla “spoiler” ile okuma zevkinizi baltalamamak adına, sizleri üç bölüm halinde yayımlayacağımız bu çalışmanın ilk parçası ile başbaşa bırakıyoruz. Yorumlarınız ile tartışmaya katkı sağlamanız, her zaman olduğu gibi en büyük beklentimiz…

Keyifli okumalar…

Dulce Bellum Inexpertis

Birinci Bölüm

  1. Türkiye Özelinde Yürütülen Adı Konmamış Savaşlar:

İnsanlık tarihi boyunca türlü savaş stratejileri geliştirilmiştir. Her dönemde de harbin askeri silah ve araçlar ile icra edilen muharebe sahası faaliyetlerinin çok daha ötesinde ve çok daha kapsamlı olan harp alanı faaliyetlerinin savaşan tarafların milli güç unsurlarının etkinliği ile doğru orantılı olarak çok daha geniş bir coğrafyaya etki ettiği görülmüştür. II’nci Dünya Savaşı esnasında muharebe sahaları ve bu sahalardan oluşan muharebe alanlarının çok daha ötesinde propaganda ve istihbarat savaşları ile birlikte gücün devamlılığını sağlayan yurt içi faaliyetleri (“home front”)nin ön plana çıkması, harbin çok boyutluluğuna basit bir örnek olarak verilebilir.

Gerek Rusya Genelkurmay Başkanı Valery Gerasimov’un Şubat 2013’te “Öngörebilmede / Tahminde Bilimin Değeri”, “The Value of Science in Prediction1, başlığıyla yayımlanan makalesinde ifade edilen; NATO tarafından “hibrid savaş” adı verilen “doğrusal olmayan savaş” (non-linear warfare) doktrini ve bu kapsamda savaş ilan etmeden, Gürcistan, Ukrayna, Kuzey Denizi gibi etki/ilgi alanında yürüttüğü karmaşık savaş stratejisi; gerekse Amerika önderliğinde yürütülen ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da bir dönem “eş başkanı”2 olmakla övündüğü “Genişletilmiş Büyük Orta Doğu Projesi”, yeni dünya düzeni savaşlarını temsil etmektedir. Bu savaşlar düzenli ordulardan çok, derin siyasi ve politik ilişkiler ile vekil örgütler veya gruplar (proxy war: vekalet savaşları)3 üzerinden ve sinsice yürütülmektedir. Bu sinsi, bir o kadar da yıkıcı yeni savaş stratejilerinde devletlerin, devlet olmayan aktörlerin, ideolojilerin, dini ritüellerin, düzensiz güçlerin, hukuki olmayan unsurların, teröristlerin veya kriminal faaliyetlerin ayrı ayrı veya topyekûn kullanılması, gelişmelere yönelik alınacak tedbirleri ve evrensel değerler çerçevesinde verilecek tepkileri de güçleştirmektedir.

İşte bu yeni dünya düzeni ve bu düzen uğruna yürütülen savaş stratejilerinin en kritik karar noktalarından biridir Türkiye. Türkiye ve yakın çevresinin cadı kazanı gibi kaynadığı, ortaya çıkan bu durumun etkilerinin dünya genelinde hissedilmekte olduğu ve çok yakın bir dönem içerisinde daha derinden hissedilme olasılığı bulunduğu gözlemlenmektedir. Suriye’de devam eden kaos, Doğu Akdeniz’de onlarca ülkenin savaş gemisi varlığı, “vekalet savaşları” kapsamında sahada çatışan tarafların neredeyse tamamının çeşitli devletlerle kurduğu ilişkiler, bu ilişkiler çerçevesinde adeta satranç hamlesi gibi itinayla atılan karşılıklı adımlar nedeniyle bölge öylesine hassas bir durumda ki; bir yanlış hamle, bir çılgınlık anı, veya ihtiraslı bir liderin kasıtlı bir hamlesi sonucunda kendimizi bölgesel ve hatta bir dünya savaşı içerisinde bulabileceğimiz hiç de uzak bir ihtimal değildir. Amerika’nın Suriye Hava Üssüne yönelik Nisan 2017 tarihinde icra ettiği hava harekatına karşılık olarak Rusya ve İran’ın “Bundan sonra her türlü saldırıya karşılık vereceğiz”4 şeklindeki ortak açıklaması bu fikrimizin teyidine yönelik bir emare olarak değerlendirilebilir.

Başlangıçta İslam coğrafyasında, müteakiben Avrupa’da, Reza Sarraf ve Halk Bankası Genel Müdür Yardımcısının tutuklu olduğu süregelen davalar kapsamında ise Amerika’da varlığını hissettirmekle 5 birlikte tetikleyici etkileri çok daha yıkıcı, ayrıştırıcı ve kutuplaştırıcı olacağı emareleri delilleriyle gün yüzüne çıkmaktadır (Bknz.: Almanya ve Hollanda ile yaşanan gerilim ve Darbe girişiminin NATO’da planlandığı iddiaları vb.). Türkiye’nin demokrasiden uzaklaşmasına, demokrasi kalesi gibi görünen Avrupa ve Amerika’nın demokrasi sınavından geçmesine, demokrasi ile İslam’ın bir arada olabileceğini ispatlama ve medeni dünyaya katılma arefesinde olan bir kısım İslam ülkesinin harabeye dönmesine neden olan bu hibrid savaşın ağırlık merkezi veya en azından kritik karar noktalarından biridir Türkiye. Tam da Avrupa’nın ve Amerika’nın daha milliyetçi ve daha radikal bir çizgiye kaydığı şu dönemde, Türkiye’nin bu çizginin daha da radikalleşmesi için bir katalizör görevi görebileceği de mantıktan uzak değildir. Yaklaşımları, tavırları ve icraatlarıyla barış ve diplomasiyi yok ederken, aynı zamanda bu yaklaşımlarıyla Avrupa’da, Afrika’nın belli ülkelerinde ve Ortadoğu’da halkları ve/veya iktidarları tahrik etmek suretiyle gerilimi sürekli tırmandıran Erdoğan Türkiye’si savaş çığırtkanlığı yapmaya ve toplumları inanç ve değerler üzerinden radikalleşmeye sürüklemektedir.

Kutuplaşmış Türkiye’nin her iki kutbundaki (Erdoğan taraftarları ve karşıtları) köşe yazarları, yorumcular, analizciler tarafından Türkiye’nin büyük ve önemli bir ülke olduğu ve bu kapsamda da ülke üzerinde operasyonlar gerçekleştirildiği, oyunlar oynandığı iddia edilmektedir. Ayrışım noktası ise; Erdoğan’ın bu hibrid savaşın bir eş başkanı veya maşası mı olduğu, yoksa kendisinin bu kirli ve karanlık savaşa dur diyecek İslam’ın beklenen lideri/halifesi mi olduğudur. Bu makalede; yukarıdaki iki linkte de görüleceği üzere, Erdoğan bu iki tezin birden belli dönemlerde en şiddetli savunucusu, belli dönemlerde de şiddetle karşısında duran; her ikisinden de oy devşiren veya dost peyleyen bir lider olduğu; diğer yandan, tezlerden hangisi kabul edilirse edilsin, Erdoğan’ın 2011 yılı itibarıyla şiddetini artıran bir savaş içerisinde olduğu veya bir savaşa hazırlandığı; bu maksatla da hem partisini, hem taraftarlarını, hem de devlet bürokrasisini kendi çıkarlarına veya vizyonuna göre dönüştürdüğü ve harp alanını yeni baştan dizayn etmekte olduğu konusu işlenecektir.

b. Harp Alanının Şekillendirilmesi:

Yakın geçmişte başlayıp gün geçtikçe tırmanan son ve belki de en önemli çatışma alanı Ortadoğu ve özellikle Suriye topraklarıdır. Ülke içerisinde önemli oranda Rus askerlerin varlığı ve bu askeri varlığın dönem içerisinde takviye edilmesi Türkiye-Suriye sınırının aynı zamanda NATO-Rusya sınırı haline gelmesine neden oldu. Dahası, DEAŞ’e karşı koalisyon güçleri kapsamında zaman zaman ortak faaliyet yürüten Rus ve Batı askeri güçleri, farklı amaçları ve hedefleri olan fakat muharebe sahasında birlikte hareket eden ülkeler haline geldi. Savaş ve barışın; dostluk ve düşmanlığın iç içe girdiği bu karmaşık durum, Suriye’de yaşananların aynı zamanda Türkiye’nin iç ve dış politikasında, dolayısıyla NATO’nun güvenlik ve genel politikalarında da büyük ölçüde etkili olmaya başladı. Bu çok boyutlu ve uluslararası çatışma alanı her geçen gün etkisini artırmakta ve bölgesel bir savaşa evrilme emareleri göstermektedir. Dünyanın en kritik bölgesi olarak nitelendirilebilecek Orta Doğu’da meydana gelebilecek bir bölgesel savaşın dünya üzerine etkisi de o oranda büyük olacaktır.

Rusya, Suriye’deki bu çatışma ortamını kullanarak, Batı İttifakı’na karşı bir cephe daha açtı ve tarih boyu Türkiye özelinde yürütülen gizli savaşları daha ete kemiğe bürünmüş bir şekilde ve hibrid etkilerle birlikte Batıya karşı kullanmaya başladı.6 Kendi iç dinamikleri içerisinde dahi Batı ile Doğunun mücadelesi yaklaşık 200 yıldır hiç eksik olmayan Türkiye üzerinde bu iki kadim medeniyetin örtülü, gizli veya açıktan girdilerinin, yönlendirmelerinin veya operasyonlarının olmadığını düşünmek ham hayalcilikten öteye gitmeyecektir.7 Türkiye özelinde yıllardır devam etmekte olan bu çıkar çatışması Türkiye’nin iç siyasetinde meydana gelen kırılmalar ve zaaflar (17-25 Aralık yolsuzluk dosyaları gibi) nedeniyle iç aktörlerin konumlarında kayma ve değişimler meydana getirdi. Bu kapsamda Türkiye’nin iç ve dış dengelerine etki eden faktörlerin sayısındaki dramatik artış, ülkenin gizli bir savaş alanına dönüşmesinde etkili oldu. Yani sıradan ve her ülkede olan istihbarat faaliyetleri, Türkiye özelinde zemin/eksen kaymaları ve politik hassasiyetler nedeniyle oluşan boşlukların doldurulması adına aktör ve faktörlerin etkileşimi karmaşıklaşırken, çatışma alanı da çok boyutlu bir yapıya evirildi. Türkiye yönetimi, türlü enstrümanları kullanmak suretiyle özellikle kendi iç işlerinde, fakat aynı zamanda iç etkileri pekiştirebilmek maksadıyla dış işlerinde, gizli pazarlık ve anlaşmalarla bu hibrid savaşın içine girdi. Söz konusu dönem içerisinde Putin ise böyle büyük bir ülkenin iç dinamiklerini doğrudan şekillendiremese de, bunları darbe girişimi ile ayrılmış iki aşamada farklı şekillerde istismar etmeyi akıllıca başardı.

Türkiye’de sokaktaki vatandaştan Cumhurbaşkanına kadar çok yaygın şekilde dile getirilen “dış güçler” ifadesi, çoğu zaman yurt içindeki başarısızlıkların veya kurgulanan gizli oyunların perdelenmesi için kullanılan bir enstrümandır. Elbette ki, her ülke gibi Türkiye’nin de kendisine dost ve düşman dış güçleri, dış güçlerin ise çoğu zaman milli menfaatlerimize aykırı olan emelleri ve ajandaları vardır. İşte tam da bu yüzden tüm ülkeler yıllara sari politikalar marifetiyle diğer ülkeler üzerinden bazı menfaatlerine ulaşmak için planlamalar yapar. Bununla birlikte, iç politikada ve genel devlet işleyişinde çarkın bozulması durumunda yıllara sari planlar bir anda cari fayda elde etme çabalarına dönüşür. Şu anda tüm komşularıyla çatışma halinde olan Erdoğan bakınız ne diyor konuya ilişkin olarak: “Türkiye 7.5 yıl öncesine kadar ‘üç tarafı denizlerle, dört tarafı düşmanlarla çevrili bir ülke’ olarak tanımlanıyordu. Herkes düşman görülüyordu. Her ülkenin Türkiye üzerinde kirli emelleri olduğu varsayımıyla hareket ediliyor, adeta ülkenin etrafına görünmez duvarlar inşa ediliyordu. Eğer idarede başarısızlık varsa, fatura hemen dünyaya kesiliyordu”. Erdoğan Türkiye’si bu devlet çarkının dişlilerini kırarak bürokratik hiyerarşiyi işlemez hale getirmeye başladığı 2011 yılı itibarıyla an be an her türlü dış etkiye ve yönlendirmeye daha açık hale gelmeye başlamış; aynı zamanda da mütemadiyen dış düşman ve iç iltisakları üretmeye başlamıştır. Görünürde en bağımsız politikaların izlendiği dönem izlenimi verilse de, doğudan batıya, kuzeyden güneye her bir ülkeye “Eeey ….!” diye efelenildiği bu dönemde Türkiye yönetiminin hassasiyetlerini bilen ülkeler bu durumdan en iyi şekilde yararlanmıştır. Genel olarak masa başında hangi tavizlerin verildiği bilinmemekle birlikte, en azından tüm dünyanın gözü önünde yaşanması nedeniyle İsrail ve Rusya ile olan ilişkiler ve pazarlıklar buna verilebilecek en net iki örnektir. İsrail’le yaşanan Mavi Marmara olayının ardından ortaya koyduğumuz barış şartlarından esasen hiçbirinin yerine getirilmemesine rağmen 2015 Aralık ayında Zürih’te buluşarak anlaşmaya varılması; uçak düşürme olayından sonra Rusya’dan özür dilenmesi ve hatta Suriye’deki birliklerimize Rus’ların hava taarruzu düzenlemesine rağmen ses çıkarmayıp görmezden gelinmesi aynı zamanda Erdoğan’ın Makyavelist yapısına da iyi birer örnek teşkil etmektedir. Dönem içerisindeki siyasi ve politik savrulmalar ve zikzaklar takip edildiğinde kimin nasıl müdahil olduğunu ve kimin nasıl savrulduğunu anlamak hiç de zor değildir. Bu kapsamda denilebilir ki; en büyük hibrid savaş ülke içinde yürütülmüş; bu savaş esnasında oluşan boşluklar da özellikle Rusya tarafından istismar edilerek kendi yürüttüğü hibrid savaşın enstrümanları olarak kullanılmıştır.

Bu kapsamda 2011 yılından buyana Türkiye’nin Rusya ile olan ilişkileri iki aşamada incelenebilir. Makalede, birinci aşama olarak adlandırdığımız, darbe öncesi ve Türkiye ile ilişkilerin kopuk olduğu dönemde, Rusya, Türkiye yönetiminin Suriye’de bulaştığı gizli, ticari ve hukuki anlamda çok büyük yaptırımları olacak faaliyetlerine yönelik elinde bulundurduğu istihbarî bilgileri NATO ile paylaşmış; ardından Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne söz konusu belgeleri sunmuştur8. Aynı dönem içerisinde Rusya, Türkiye’yi siyasi olarak kendi çizgisine taşımak maksadıyla geniş ekonomik yaptırımlar uygulamaya başlamıştır. İkinci aşama olarak adlandırdığımız darbe girişiminin hemen öncesinde, Vatan Partisi üyesi eski generallerin yaptığı girişimlerle başlayan süreçte ise Rusya’nın, Türkiye’nin Dünya kamuoyu nezdinde siyaseten zayıflamasını ve Erdoğan’ın Lahey’de yargılanma korkusunu istismar ettiği değerlendirilebilir. Zira, Erdoğan’ın iç kamuoyunu konsolide edebilmesi, kendi kirli ilişkilerinin üzerini örtebilmesi, demokrasi adına Avrupa’dan ve Amerika’dan gelmesi muhtemel sert eleştirileri boşa çıkarabilmesi için Batıyı şeytanlaştırmaya ihtiyacı olduğu ilerleyen zamanlarda daha da görülür hale gelmiştir. Bu kapsamda, bu dönem içerisinde Putin ile Erdoğan’ın ortak çıkarları iki ülke arasındaki ilişkileri umulmadık bir şekilde geliştirmiş ve birliktelik, büyük oranda Putin’in çizdiği istikamette yol almaya başlamıştır. Darbe girişimi sonrasında ise bu etki günden güne artmış ve Türkiye artık Batı Medeniyetine sırtını dönmeye başlamıştır. Bu makalenin yazarına göre, Rusya’nın yürüttüğü bu hibrid savaşın perde önündeki hedefi Türkiye olmakla birlikte, perde gerisindeki asıl hedefi NATO’nun ağırlık merkezi, yani İttifakın bütünlüğü ve dayanışmasıdır. Hedefin doğrudan veya dolaylı olarak NATO’nun bütünlüğü olması nedeniyle bu son Rus taarruzunun Ukrayna ve Gürcistan’da yürütülen savaşa nazaran ne kadar tehlikeli olduğu aşikardır. Çünkü, Rusya’nın şu ana kadarki kazanımları NATO’nun bütünlüğüne ve dayanışmasına negatif bir etkisi olmamıştı. Hatta denilebilir ki, Rusya’nın yayılmacı politikalarına karşı yapılan çalışmalarla birlik ruhuna pozitif katkı bile sağlanmıştı. Fakat Türkiye özelinde yürütülen bu hibrid savaş neticesinde İttifakın bütünlüğü zedelenebilir ve NATO içine yerleştirilecek bir “truva atı” İttifak’a zarar verebilir. Bu kapsamda resmi herhangi bir açıklama yapılmamakla birlikte, Avrupa’nın en saygın düşünce kuruluşlarında Türkiye’nin NATO’dan ihraç edilmesine ilişkin fikri altyapı çalışmaları yürütüldüğü de ifade edilmektedir.

Türk hükümetinin ve/veya onun kontrolündeki medyanın, darbe girişiminin NATO’da planlandığını söyleyecek kadar uçuk bir şekilde rotasından çıkması, yeni Rus savaş stratejisinin ittifak sınırları içerisinde hızla yol almaya başladığının açık bir göstergesi olmakla birlikte bu tehdit henüz İttifak üyeleri tarafından açık olarak dile getirilmemektedir. Putin ise Erdoğan’ın özellikle Suriye’deki gelgitlerini ustaca kullanmakta ve Türkiye’ye rota çizmektedir. Böylesi bir aşamada İttifak’ın bu sessizliğinin iki nedeni olabileceği düşünülmektedir. Birincisi, ne yapacağı kestirilemeyen ve daha büyük yanlışlar yapma ihtimalinin çok yüksek olduğu gözlenen Erdoğan’ın kendisiyle birlikte tüm bölgeyi ateşe vermesinden korkulması, ikincisi ise bir kısım ülkelerin az ya da çok Erdoğan’ın bu durumundan istifade ediyor olmasıdır.

Birinci ihtimali öngören ülke ve kurumların, Erdoğan’a daha fazla yanlış yaptırmamak ve alınacak tedbirlerin Erdoğan tarafından iç politika malzemesi olarak kullanılmasını engellemek amacı ile hareket ettiği düşünülebilir. Avrupa’nın içine düştüğü şu durumu da anlayışla karşılamak gerekir; şöyle ki, Erdoğan bariz bir şekilde Türkiye’nin Avrupa Birliği (AB) üyelik sürecinin AB tarafından iptal edilmesini istiyor; AB yetkilileri ise kopan tarafın kendileri olmamasını ama Erdoğan’ın demokratikleşmesini istiyor. Bu kapsamda, AB genel olarak daha ılımlı bir politika izlemeye gayret ederken, Erdoğan AB değerlerinin üzerine gidiyor ve Başkanlık referandumu sonrasındaki ilk demecinde idam cezasını yeniden getireceğim diyerek AB’yi kışkırtıyor. Bununla birlikte gelinen aşamada korkunun ve bu korku nedeniyle benimsenen sükûnetli yaklaşımın yaşanacak felaketin önlenmesine yönelik herhangi fayda sağlayamayacağı artık apaçık ortadadır. Çünkü, Erdoğan yönetimi evrensel değerler sistemini terk edeli uzunca bir zaman olmuş ve öngörülebilir bir yönetim olmaktan çıkmıştır. Evet, Erdoğan’ın elinde alev makinası var ve yaklaşana püskürtüyor, fakat zaten ortada bir yangın var ve yayılmakta. Sakin kalarak, bulaşmamaya çalışarak ne bu yangından korunulabilir ne de alev makinasından. Batıdaki bazı etkili düşünce kuruluşları ve muhtelif siyasi birimlerde de bu düşünce çerçevesinde zihni jimnastik yapıldığı bir sır değil.

Diğer yandan, Rusya’yı bir kenara koyarak ikinci seçeneği benimseyen ülkelere veya kurum ya da kuruluşlara gelecek olursak; bir gün, bu hibrid savaşın Türkiye üzerinde oluşturduğu zehirli atmosfer dağıldığında, Türk halkı “radikal siyasi İslam” kıskacından kendini kurtarmak için bir başka değerler zincirine sarılmak ihtiyacı duyacaktır. İşte tam da bu esnada Batının bu kanlı ve zehirli atmosfer içerisinde sinsi bir dahli olduğu anlaşılması durumunda, Türkiye asıl o zaman kaybedilecek ve belki de bölgesel barış bir daha asla tesis edilemeyecektir. Bu nedenle Batı Medeniyeti eğer gelecekte örnek ve imrenilen bir ışık olarak kalmak ve medeniyetini devam ettirmek istiyorsa; bugün, medeniyetinin temeli olan hukuk, insan hakları ve özgürlük adına inandığı gibi davranması elzemdir.

c. Erdoğan’ın Dönüşümü

2001 yılında, tahmin edilebilirliğin ötesinde ama çok iyi planlanmış bir dizi gelişmeler neticesinde iktidara gelmeyi müteakip, Batı Medeniyeti ilkelerini ve demokrasiyi AB üyeliği yolunda bir sıçrama tahtası olarak kullanan Erdoğan, zaman içerisinde zorlu virajları atlatarak ve bu virajlarda karşılaştığı zorlukları mağduriyet üzerinden oya dönüştürerek 2011 yılında demokratik anlamda gücünün zirvesine ulaştı. Bu dönemde Türkiye, 192 ülkenin oy kullandığı BM Güvenlik Konseyi geçici üyeliği seçimlerinde (2009-2010) 151 oy alacak kadar pozitif bir şöhrete de sahip olmuştu.9

2011 yılına gelindiğinde seçmenlerin % 50’sinin desteğiyle çok güçlü bir lider haline gelmişti. Ancak, halen kendisine muhalefet eden kurumlar, kuruluşlar ve siyasi partiler mevcuttu ve demokrasi kör, topal da olsa işliyordu. Denetim ve dengeleme (checks and balances) sistemi aksak da olsa mevcuttu.

Ağaçların kesilmemesi için, masum ve küçük bir eylemci grubun protestolarıyla başlayan 2011 Gezi Olayları esnasında devletin göstermiş olduğu orantısız güç kullanımı, Erdoğan’ın otoriter liderlik yolunda verdiği ilk sinyal oldu. Gezi olayları esnasında, gösterilen otoriter tepkilerin yanı sıra, halka çeşitli dini motifli yalanlar da söylendi10. “Benim başörtülü bacım…”, “camilerimize…” şeklinde istismar maksatlı yalanların hiçbir zaman ispatlanmadığı, hatta yalan olduğunun ortaya çıktığı bu dönemde Erdoğan kendi tabanını adeta birbirine kenetledi ve hatta bir kısım halkın kendisine olan bağlılığını fanatiklik derecesine ulaştırmayı başardı. Kendisini her hâlükârda koşulsuz olarak destekleyen %30 ila %50’lik manipülasyona açık bir grubun olduğunu çok iyi gözlemleyen Erdoğan, müteakip dönemde hiçbir zaman, hiçbir olayda geri adım atmadı. Hatta, yapılan eleştirileri hükümranlık alanına karşı bir başkaldırı ve müteakip protestoların işareti olarak gördüğü için gözdağı vermek suretiyle tepki göstermeyi tercih etti. Gezi Olaylarından yaklaşık iki yıl sonra, 17-25 Aralık 2013 tarihlerinde, AKP hükümetinde önemli kişilerin de yer aldığı yolsuzluk skandalları sonucunda açılan davaların kendisine ve ailesine ulaşacağını anlayan Erdoğan derhal bir düşman yaratarak, konsolide ettiği tabanı ve büyük çoğunlukla ele geçirdiği medya ile, “devlete darbe yapılıyor” propagandası yaparak polis, yargı ve bir kısım medyanın üzerine son derece sert bir şekilde taarruz etti11. Kamuoyuna yansıyan görüntülü ve sesli onlarca delillere rağmen kısa bir süre sonra operasyonu düzenleyen polis ve savcılar tutuklandı/işten atıldı; haklarında klasörler dolusu delillerle yargılanan şüpheliler ise hızlı bir yargılama ile tahliye edildi. Erdoğan’ın taktiği aynıydı aslında yine: “Mağduriyet”. Meşru hükümete darbe yapıldığını ve bu nedenle devletin akamete uğratıldığını anlattı halka ve halkın büyük bir çoğunluğu bu yalanları kabul etti.

Erdoğan artık, 2000’li yılların başında ilan ettiği değerler silsilesinin tam zıttı istikamette değişmişti. 2011 yılına kadar gücünü; evrensel değerlerden, Avrupa Birliği kriterlerinden, dini değerleri yaşama özgürlüğü mücadelesinden ve yoksullukla mücadele gibi temel ilkelerden alan Erdoğan, yurt içinde ve yurt dışında sarmaş dolaş olduğu suç şebekeleri nedeniyle artık demokratik hak ve ödevler kapsamında yoluna devam edemeyecek derecede kriminal bir pozisyona gelmişti. Tek kurtuluşu: halkta oluşturulacak kontrollü güvenlik endişesi ve kendi tabanının özgür iradesini tahakküm altına almaya yönelik propaganda ve konsolidasyon gayretleri idi. Halkı her an gergin tutmayı ve neredeyse bizzat yönettiği medya, kurdurduğu sosyal medya organizasyonları ve parti teşkilatları marifetiyle adeta propaganda savaşları başlattı. Bir gazetecinin ifade ettiği gibi12; “Bugün Satürn Dünya’ya çarpsa, toplumun yarısının 24 saat boyunca haberi olmaz. Çünkü, takip ettikleri medya, durum hakkında Erdoğan’dan talimat alacak… Kim yaptı diyelim, kimi suçlayalım, yalanlayalım mı diye soracak…”

Peki Erdoğan gerçekten değişti mi, yoksa hep bu ruh halindeydi de yeterli güce ulaşacağı günleri mi bekliyordu? Bu konuda, ilk AKP Kabinesinden, eski dava arkadaşlarından veya rahmetli Erbakan döneminden dava arkadaşlarının ağız birliği edercesine ifadelerine göre13, Erdoğan hep böyleydi ve daima gizli bir gündemi vardı; demokrasiyi yalnızca amaçları doğrultusunda kullanılacak ve uygun durağa varıldığında inilecek bir tren gibi görüyordu14. Bu kapsamda da AB üyelik süreci ile AB kriterlerini bürokraside daha fazla güç kazanmak için destekleyici unsurlar olarak kullandı. Esasen geriye dönüp bakıldığında, bunları bizzat kendisinin zaman zaman miting meydanlarında, zaman zaman parti içi toplantılarda açıktan açığa ifade ettiği görülmektedir.

Yönetime gelmek ve yönetimde kalmak için ne yapılması gerekiyorsa Erdoğan onu yapıyordu. Bunun altında idealler, ideolojiler aramaya gerek yoktu çünkü içinde bulunulan dönem hangi hamleler oy getirecekse o hamleleri yapıyordu Erdoğan. Örneğin Kürt kardeşlerimizle devletin barışması ve birlik olması için 2012 yılı sonunda başlatıldığı iddia edilen barış süreci oy getirdiği oranda iyi bir şeydi onun için ve 07 Haziran 2015 seçimleri sonrasında anketler oy kaybına neden olduğunu ortaya koyduğu an Kürt sorununu ağzına alanı hain diye yaftalayacak kadar keskin bir Türk Milliyetçisi oluveriyordu birden. Diğer taraftan “Katil Devlet İsrail” diye oy toplarken, İsrail’in politik desteğine ihtiyacı olduğunu fark ettiğinde “kadim dostumuz İsrail”e dönüverebiliyordu aniden. Özetle denilebilir ki, Erdoğan’ın, iktidar strateji olarak “Makyavelist yaklaşım” ve bu kapsamda, “iktidarını sürdürebilmek için her şeyi yapmak” diye özetleyebileceğimiz değerler (değersizlikler) listesine sarılma yolunu seçen bir lider olduğu örnekleriyle apaçık ortadadır aslında. Siyaset Bilimci Florian Bieber tarafından kaleme alınan 21’inci Yüzyıl Machiavelli’sinin modern bir Balkan Prensi için yazdığı mektup mizanseninde, prensin koşullar ne olursa olsun gücü elinde tutmasına izin verecek on kuralın ana hatlarını çiziyor (Florian Bieber15). Öyle görünüyor ki, aşağıda belirtilen bu on kural günümüz Türkiye’sinde Erdoğan için şimdilik tamamen işe yarıyor.

• Seçimleri, seçim günü değil, daha önce kontrol altına al. (Seçim öncesi kanunen yasak olmasına rağmen tüm devlet imkanları ve tüm bürokrasi partisi için çalıştırılır, hatta okullar dahi zorunlu olarak mitinglere veya parti konferanslarına götürülür; seçim günü ise kediler trafolara girer ve oy sayımları sürerken tüm yurtta elektrikler kesilir.)
• Medyayı kontrol altına al. Senin sesinle seslenen, avlu köpekleri haline geldiklerinden emin ol. (Aynı gün, aynı manşetle çıkan onlarca gazete, aynı merkezden beslenen TV kanalları)
• Avrupa ile bütünleşme hakkında konuş ve katılmak istediğini söyle; fakat arayı bir sıcak, bir soğuk tut.
• Yolsuzluk ve reformlarla mücadele hakkında konuş ha konuş; sonra da birkaçını hapse gönder.
• Övgü almak ve popüler olabilmek için komşularınla bir kaç sorunu çöz.
• Farklı yabancı arkadaşlar seç, bazıları senin gibi olsun, bazıları iddia ettiğin gibi. (Dostum Putin, kardeşim Esad…)
• Seçmenlerini kirala. Rakiplerini işten at. (kendi seçmenine kömür ver, diğerlerini hapse at)
• Hukukun Üstünlüğü… senin kuralların… senin hukukun… (Bırakınız hukukun olmamasını, hükümet bile yok. Bir tek o var!)
• Bir ideolojiye sahip olma, seni incitebilir. (Bugün kardeş dediğine yarın katil diyebilme esnekliğini koru demek istiyor olsa gerek.)
• Değişim için söz ver ama hiçbir şeyin değişmediğinden emin ol. (Evrensel değerler adına ülkeye yaptığı katkıları, kendi elleriyle geri aldı. Artık hiçbir şeyin değişmediğinden ve hatta eskisinden çok daha geri gittiğinden emin ve mutlu. Ama hırsları var ve evrensel değerleri daha da geriye götürmek ve hep tek olmak, eleştirilmemek istiyor.)

Yazının ikinci bölümü için tıklayın

Referanslar:

Advertisements