Yazan:Fatih Onurlu

Geçen hafta ilk bölümünü sizlere sunduğumuz makalenin ikinci kısmını bugün yayımlıyoruz. İyi okumalar.

İkinci Bölüm

Darbe Girişimi Öncesi Çevreyi Şekillendirme

  1. Devlet Güvenlik Stratejisinden, Erdoğan’ın Güvenlik Stratejisine Dönüşen İlişkiler Ağı:

Erdoğan, 17-25 Aralık soruşturması sonrasında Paralel Devlet Yapısı propagandası altında giderek güç devşirmeye ve bir çoğu itibarıyla söz konusu cemaat üyesi veya sempatizanları ile birlikte kendisine muhalif veya emri altına girmeyen iş adamlarını, liberalleri, medya çalışanlarını, hukukçuları, entelektüelleri, batılı düşünce tarzına sahip kişileri baskı altına almaya başladı. Diğer yandan kendi iş adamlarını palazlandırdı ve kendi medya ordusunu kurdu. Bununla birlikte AKP’nin ilk dönem iktidarlarında partiye destek veren liberaller, entelektüeller ve işadamları da tamamen kayboldu ve Partinin medeni dünya ile ilişkileri günden güne zayıflamaya başladı. Diğer yandan halk gözünde hala en güvenilir kurum olmaya devam eden Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK)nde yürüttüğü birebir ve yüz yüze markaj çalışmalarına rağmen yeterli seviyede hükümranlık kuramadı. Her hâlükârda avucunun içinde olan ve sadece dindar görünümlü oldukları için destekleyen halk kitlerine ilaveten iktidardan nemalanan çıkar grupları, güce biat eden kabadayılar ve derin devlet destekli marjinal grupların katılımıyla halktaki karşılığı % 50’ye yaklaşmıştı ve bu grup, yapılan icraatları sorgusuz onaylıyordu. Ancak, bir yönüyle dev bir güce ulaşırken diğer yönüyle yalnızdı, izoleydi. İktidarını daha da kuvvetlendirmek maksadıyla kendisine biat etmeyen dini oluşumlara, liberallere, entelektüellere, akademisyenlere, TSK’ya ve Batı tarzı eğitim almış kitlelere karşı yapılacak daha ileri operasyonlar için içerden ve dışardan bir ortak bulması gerekiyordu.

Bu dönem içerisinde Rusya ile önemli bağlantıları olan eski Maoist, PKK sempatizanı/taraftarı; yeni aşırı milliyetçi, hatta zaman zaman dindar ve vatanperver Perinçek grubu da Erdoğan’ı destekleyenler kervanına katıldı.12

Ayrıca Erdoğan, menfur darbe girişimine kadar olan süre içerisinde uluslararası ortamın hazırlanması kapsamında bazı dış bağlantılar ve yeni dostluklar geliştirmeye başladı. Yurt içinde derinden derine fakat çok etkili bir şekilde yürüttüğü “İslam aleminin ve yeryüzünün Halifesi Erdoğan” propagandasına destekleyici bulma adına, yeniden Sünni Arap ülkelerine yakınlaştı. Hatta, ne yaptığı ve ne amaçla kurulduğu belirsiz “İslam Ordusu”nun kuvvet sağlayıcısı ülkelerden biri olmayı planladı.3 Öte yandan Katar’da Tugay çapında bir birlik göndermek üzere üs kurdurdu. Tabi bu yakınlaşmaların asıl hedefinde sıkışan ekonominin canlandırılması için sıcak para girişini sağlamak da vardı. Bir taraftan da “İslam Halifesi”ne yakışmayacak bir yaklaşımla dün “terörist devlet” diye yaftaladığı İsrail’e dostluk ilişkileri geliştirilmeye başlandı. Buradaki hedef ise rayından çıkmış Türk demokrasisinin ABD ve Avrupa’da eleştiri konusu olmasının bir nebze de olsa önüne geçilmesi idi. Bu kapsamda Erdoğan, bir yandan Musevi karşıtı bir imaj ile popülaritesini artırırken, diğer yandan da hem ABD’de4 hem de Türkiye’de5 önde gelen Musevi kanaat önderleri ile saatler süren toplantılara katıldı. Tabi ki, bu görüşmelerden halkın çok da fazla haberi olmadı. Bu sebeple O, halkın gözünde hala İsrail Devlet Başkanına “van minüt” diyen, “siz öldürmeyi iyi bilirsiniz” diyen Filistin savunucusu, kahraman bir Halife olarak kalmaya devam etti.

Tüm bu hassasiyetler ile içeride ve dışarıda devam eden savrulmalar esnasında Rusya ilişkisi ise bir ayı ile yatağa girmekten farksızdı. Oysa ki Erdoğan daha 1 yıl önce Rus uçağının düşürülmesi ile ilgili olarak “bir daha olsa yine düşürürüz”, “düşürülmesi emrini bizzat ben verdim” diyordu6. NATO’dan Rusya’ya karşı önlem alması isteniyor, Türkiye için terörizm tehdidine; Suriye, Irak, İran tehdidine ve doğrudan kuzeyden Rusya tehdidine yönelik 3 ayrı plan yapması (Rusya’nın Suriye’deki varlığı düşünülerek, planların tamamında Rusya’nın hedef alınması isteniyordu.) talep ediliyordu. Daha sonra ilk iki plan “Integral Defender” adı altında birleştirilerek 2016 yılı içerisinde hazırlandı. Ama şimdi, uluslararası literatüre “ayı” olarak geçen bu ezeli düşmanla en yakın dost olunmaya tekrar karar verilmişti.

Bir şeyler ters, hem de çok ters gidiyor, her tarafta komplolar kol geziyordu. Türk bürokrasisi iktidarın salvolarına ayak uyduramadığı gibi, Askeri stratejik seviye (Gnkur.Bşk.lığı) de bu hıza yetişemiyordu; taktik seviye ise savruldukça savruluyor; bırakın planları güncelleyebilmeyi, kimin dost, kim düşman olduğunu takip etmekte bile zorlanıyordu. Hatta hükümet bile kimin dost kimin düşman olduğu gerçeğinin hızına yetişemiyordu zaman zaman. Hükümet, ancak Erdoğan’dan fırça yiyince kendine gelebiliyor ve gerçek(!) dost ile gerçek (!) düşmanı belirleyebiliyordu. Çünkü, dostu da düşmanı da belirleyen Erdoğan’dı ve her an değişebilirdi.

Ayrıca bu dönem içerisinde Erdoğan, 28 Ağustos 2014 tarihi itibarıyla yasalar önünde sorumsuz, Anayasa’da açıkça belirtilmesine rağmen partisi ile ilişkisini kesmeyen bir Cumhurbaşkanı olarak gücünü daha da artırmaya; tüm kurum ve kuruluşlara doğrudan hükmetmeye başladı.

  1. Türkiye İçinde Yürütülen Hibrid Savaş:

Erdoğan’ın iç siyasette yürüttüğü güç oyunları, ülkenin Batı demokrasisini reddetmesi anlamına geliyordu. Bu mukadder geleceği yani izlenen siyasi çizgi nedeniyle eninde sonunda Batı ile ilişkilerin kopacağını gören Erdoğan, bu kopuşu siyasi ranta dönüştürecek adımlar atmaya başladı. BM Adalet Divanı veya Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde kendisinin veya kararlarının yargılanması ihtimaline karşı Batıyı şeytanlaştırarak hem kendisini uluslararası sorumluluktan kurtulacak, hem de bu kutuplaştırma politikası sayesinde iç siyaseti etkileyerek Batı karşıtlığından oy devşirecek şekilde bir yol haritası belirledi.

Erdoğan’ın siyasi bir kararla 10 Mart 2014’de hapisten çıkardığı Perinçek tarafından daha hapishane çıkışında basına verdiği demeçte ve müteakip dönemde yaptığı konuşmalarda belirtilen hususlar, çok kısa bir zaman zarfında ülkenin dış politikasının ana hatlarını belirlemeye başladı. İlk örnekleri ise daha milliyetçi söylemlerle birlikte, Rusya ve Şam yönetimiyle kurulan beklenmedik iyi ilişkiler olarak sıralanabilir.7 Rus jetinin 24 Kasım 2015’te TSK tarafından Suriye sınırında vurulması ve Rusya’nın Türkiye’ye karşı yoğun ekonomik yaptırımlar uygulaması sonrasında ilişkiler kesilmiş gibi görünse de, bu ilişkiler Vatan Partisi’nin Rusya’ya gönderdiği üst düzey partililerin kurduğu iletişim kanallarının da katkısıyla,yeniden yalancı bir bahar havasına dönüşmeye başladı8. Bu sayede Erdoğan, Putin’in kendisini ve ailesini uluslararası platformlarda köşeye sıkıştırmasından da kurtulmuş oldu ve ilişkiler, müşterek operasyon yapacak seviyede stratejik bir ortaklığa (!) dönüştü.

Elbette ki, tüm bu stratejik savrulmalara yönelik iç kamuoyundan gelecek muhalefetin susturulması ve yürütülen bu mesnetsiz dış politikanın halka duyurulmaması Erdoğan’ın siyasi geleceği için önem arz etmekteydi. Bu kapsamda, Erdoğan kamuoyunun sesini aşama aşama kısmaya başladı. Erdoğan bunu yaparken devletin tüm imkanlarını kullandı. Kimi zaman mevcut yetkileri ile kimi zaman Anayasa Mahkemesinin kararını bile tanımayarak, kimi zaman yasaları anlık çıkarlar doğrultusunda torba yasalarla veya gece yarısı operasyonları ile değiştirerek, kimi zamansa kirli ilişkiler9 vasıtasıyla. Bu kapsamda; ekonomi ve yargı bürokrasisinin taşlarını bir daha kolay kolay yerine oturmayacak şekilde yerinden oynattı, kendisine biat eden çıkar gruplarına medyada ve devlet ihalelerinde geniş etkinlik sağladı, muhalif medyayı baskı altına aldı, siyasi muhalefetin manevra alanını daralttı, sosyal mühendislik kapsamında maaşla görev yapan dev bir sosyal medya ordusu kurdu ve TSK’yı markaj altında tutmaya devam etti.

  1. Yargı ve Polis:

Erdoğan, akıllı bir strateji ile öncelikle, kendisine ve ailesine ulaşması muhtemel yolsuzluk iddialarının hukuki işleyişini bitirmek ve daha önemlisi müteakip dönemde işleyeceği anayasa ve kanunlar hilafındaki suçlara karşı yargılanmasını veya hesap sorulmasını engellemek üzere kendine göre temizlik hareketine hakim, savcı ve polislerden başladı. Binlerce hâkim ve savcı ve on binlerce polisi, görev yerlerini sürekli değiştirerek veya işten çıkarmalarla görev yapamaz hale getirdi. Erdoğan’ın uzun süre mücadele ettiği ve ideolojik olarak tamamen zıt kutuplara mensup grupların ağırlıkla oluşturduğu Yargıda Birlik Platformu’na mensup hakim ve savcılar da kritik görevlerde boy göstermeye başladı.10

  1. Ekonomi / Finans Bürokrasisi;

Erdoğan aynı zamanda çevresinde toplanan çıkar gruplarına rantı daha özgür bir şekilde dağıtabilmek maksadıyla ekonomi bürokrasisini hedef aldı. Yıllardır televizyon ekranlarından veya miting alanlarından Danıştay’ın aldığı kararları sıklıkla eleştiren Erdoğan devlet rantını kendi kararları doğrultusunda harcayamamaktan dem vurarak, Anayasal bir zorunluluk olan Danıştay denetlemelerini ve kararlarını halka şikayet ediyor ve kurumu açık olarak hedefine koyuyordu. 2011 yılına kadar geçen süre zarfında Danıştay denetimini boşa çıkarmak maksadıyla ihale kanununda yaptığı yüzlerce değişiklikle ve yüklenicilerle yapılan humus/yardım/destek adı altındaki kayıt dışı tahsilatlarla aşan Erdoğan, Ocak 2011 tarihine gelindiğinde Danıştay ana organlarının seçim sisteminde yaptığı değişikliklerle büyük oranda sesini kesmeyi başardı.11 Fakat henüz tam olarak kendine bağlı hale getiremedi. Sayıştay ise çalışmalarına devam ediyor, bütçeyi denetliyor fakat hazırladığı raporlar Hükümet tarafından TBMM gündeminden kaçırılıyor (2012 yılına ait Sayıştay raporu dahil müteakip raporlar TBMM gündemine gelmemiştir.) ve Devlet Bütçesinin denetimi engelleniyordu. Erdoğan’ın çok güçlü olan iktidarına bir de bu yasal denetim yoksunluğu eklenince rantı istediği gibi yönlendirme ve kimin zengin olacağına karar verme gücünü de eline geçirmiş oldu. Kendisine ve hükümete doğrudan veya dolaylı olarak bağlı denetim mekanizmalarını dev şirketlere yönelik kimi zaman tehdit ve şantaj olarak kimi zaman da doğrudan el koymak için bir nevi kılıf olarak kullandı; böylece şirketler ve ihaleler el değiştirmeye başladı.12 13 14Kimler hangi yöntemlerle hangi dev ihaleleri aldı, ihale kanunu günlük olarak nasıl ve neden değiştirildi, kimler bu dönemde ticari imkansızları başardı (!) bu konuda onlarca kitap yazılsa yeridir ve yazılacaktır da.

  1. Medya:

Dönem içerisinde Erdoğan, öncelikle çeşitli devlet ve parti mekanizmalarını da kullanarak bir kısım medyanın kendi istekleri doğrultusunda el değiştirmesini sağladı. Bir taraftan da kendi belirlediği iş adamlarının medya patronu olmasını sağladı15. Darbe teşebbüsünden sonra gerçekleşen onlarca medya kuruluşunun kapatılması öncesinde dahi Erdoğan Türkiye medyasının çok büyük bir bölümüne doğrudan, bir kısmına ise yerleştirdiği genel yayın yönetmenleri, haber spikeri veya köşe yazarları ile zaten hakimdi. Dünyada ve Türkiye’de meydana gelen gelişmelerin tamamen kendi perspektifinden haberleştirilmesine özel önem veren ve medya personelini kişi bazında itinayla takip eden Erdoğan, kendisine biat etmeyen başta Gülen Cemaatiyle bağlantılı olmak üzere, muhalif bir kısım medyanın da üzerine çöktü ve kendi belirlediği yönetimi bu medya kuruluşlarının başına kayyım olarak atayarak çalışanlarını işten çıkardı. Birkaç sol görüşlü yayın organının da bir kısım personelini içeri atmayı müteakip medyanın muhalif sesini neredeyse yok denecek seviyeye indirdi. Artık; gazeteler neredeyse aynı manşetle çıkmaya, televizyonlarda Erdoğan’ın uygun bulduğu kişiler konuşmaya, kritik gelişmelere ilişkin değerlendirmeler doğrudan Saraydan gönderilmeye başladı. Medya artık neredeyse tamamen Erdoğan’ın kontrolüne geçmişti.

  1. Sosyal Mühendislik ve Propaganda:

Erdoğan’ın gönüllü taraftarlarına ilave olarak, Wiki-leaks belgelerinde ortaya çıktığı üzere 6.000 kişilik maaşlı sosyal medya ordusu ile özellikle yurt içinde inanılmaz bir propaganda savaşı yürütülmeye başlandı 161718 19 ve diğer medya kuruluşları ile birlikte değerlendirildiğinde adeta halkın gözüne bir perde indirildi.

Halk, 30 gazete, 20’den fazla televizyon kanalı ve binlerce gönüllü veya maaşlı sosyal medya ordusu marifetiyle sanal bir gündeme mahkum edildi. Halkın neredeyse yarısı, ABD’ye haddini bildiren bir liderleri olduğunu, Putin’in özür dilediğini, Esad’ın yalvardığını, Türkiye’nin ekonomide dev atılımlar yaptığını, kendi uçağımızı ve kendi arabamızı bitirmek üzere olduğumuzu, kendi uzun menzilli füzelerimizin yolda olduğunu, İstanbul’a 3’üncü köprü yapılmasının ve 3’üncü havaalanının inşasının Avrupa’yı perişan ettiğini, kafamızı bozarlarsa Cuma namazını Emevi Camiinde kılabileceğimizi, Batının Erdoğan’dan korktuğunu, Avrupa’nın, Türkiye’nin dev atılımlarını kıskandığı için bir araya gelip Türkiye’ye saldırdığını, Aile Bakanı Betül Hanımın Hollandalıları çok korkuttuğunu, Türkiye’nin yedi düvele karşı bir Kurtuluş savaşı verdiğini ve Betül Hanımın da aslında Nene Hatun olduğunu zanneder hale geldi. Daha acı olan ise yabancı dil bilme oranının çok düşük olduğu Türk halkının, haber olarak kendilerine ne iletilirse dünyayı o perspektiften görmekten başka çarelerinin olmadığı gerçeğiydi.

Tabi bunu yalnız muhalif haber kaynağı yoksunluğuna bağlamak gerçeğe gözleri kapatmak olacaktır. Bu iktidar oyunlarını asıl kördüğüm haline getiren husus, halkın önemli bir kısmının Erdoğan’ı bir Cumhurbaşkanı olarak değil, kutsal bir lider olarak gördüğü anlaşılmaktadır. Bu kapsamda, birçok dini cemaat, tarikat ve kanaat önderi durumundaki kişilerin de kendisine biat ettiği düşünüldüğünde; Erdoğan’ı takip etmenin Cennet yolunda ilerlemek olarak görüldüğünü söylemek çok da iddialı olmaz. Bu nedenle dini veya dünyevi açıdan yapılan yanlışlar da çoğu zaman sorgulanmamakta veya “bizim göremediğimiz, onun bildiği bir gerekçe vardır muhakkak, sorgulamak bize düşmez” diyerek kayıtsız şartsız peşinden gitmektedir. Referandum döneminde “Evet” oyu vermenin “farz” olduğunun yazıldığı düşünüldüğünde, yukarıdaki iddianın ciddiyeti daha da somut olarak ortaya çıkmaktadır.

  1. Asker:

Erdoğan’ın bu dönemde en az hakimiyet kurabildiği kurum Türk Silahlı Kuvvetleri idi. Bununla birlikte planlarını da ilmek ilmek örmeyi ihmal etmiyor, özellikle generalleri askeri hiyerarşi ile çelişecek şekilde doğrudan temas kurarak birebir markajına alıyordu. Bu dönemde Erdoğan, Ordu içerisinde halen az sayıda bulunan bir kısım cemaat ve tarikat sempatizanının, Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT)nın ve ordu içinde devşirdiği bazı çıkar gruplarının desteğiyle kendine muhalif veya biat etmeyen askeri personeli listeler halinde sıralamaya başladı. 20 Bu listeler elden ele dolaşmaya başlamış olmasına rağmen hukuki zeminin oluşmamış olması nedeniyle ve listelerdeki personelin genel olarak mesleklerinde başarılı, isimleri hiç bir yüz kızartıcı suça veya yasa dışı faaliyete karışmamış (ve bu yüzden kimseye minneti olmayan), doğruyu söylemekten korkmayan, demokrasiye ve batılı değerlere inanan, temel ahlaki değerlere sahip, çoğu yurtdışında eğitim görmüş ve dünyayı tanıyan subaylardan oluşması nedeniyle oluşabilecek bir direnç de tasfiye hareketinin başlamasına engel oldu. Fakat TSK’yı medya vasıtasıyla baskı altında tutmayı da ihmal etmiyordu.

Erdoğan bir taraftan orduyu yakın markajda tutarken, bir taraftan da sessiz sedasız bir gayretle alternatif bir silahlı kuvvet kurma girişimleri başladı ve SADAT (Uluslararası Savunma Danışmanlığı) adı altında bir özel güvenlik organizasyonunun kurulmasını sağladı.21 Böylelikle her diktatörün sahip olması gereken Muhafız Ordusu için de temeller atılmış oldu. Erdoğan, darbe girişiminden sonra Başdanışmanlığına da getireceği emekli Tuğgeneral Adnan Tanrıverdi’yi Yönetim Kurulu Başkanlığına getirdi. SADAT’ın resmi sitesi incelendiğinde kendilerini bir silahlı kuvvet seviyesinde gördükleri açık olarak anlaşılabilecektir. Bu organizasyon, TBMM gündemine de gelen birçok illegal girişim ve icraatla anılmakla birlikte darbe girişimi gecesinde bir takım karanlık faaliyetler yürüttüğü, birçok tanık tarafından ifade edilmektedir.22 23

Bunların dışında ve belki de paralel olarak bir kısım cemaat ve tarikatlar ile bir kısım gruplar da darbe girişimi öncesinde silahlanmaya ve meydana gelebilecek bir Erdoğan karşıtı oluşumun önlenmesi için kendilerine vazife çıkarmaya başladılar. Bunlara birer örnek olarak Erdoğan’ı padişah olarak gören “Uşşaki Tarikatı” ve “Halk Özel Harekatı-HÖH” milisleri verilebilir. Darbe girişimi sonrasında daha da organize hale gelen veya daha gözle görülür hale gelen bu grupların nereden finanse edildikleri bilinmemekle birlikte özel dizayn edilmiş araçları ve silahları ile emir verildiğinde harekete geçmek üzere hazırlıklarına devam ettikleri bizzat kendileri tarafından ifade edilmektedir. Bu gruplar, Erdoğan tarafından demokrasi kahramanları olarak addedilmekte ve her an sırtları sıvazlanarak motivasyonlarını kaybetmemeleri sağlanmaktadır. Hatta zaman zaman bu gruplara “Bir hareketlilik var” 24 25 şeklinde alarm verilerek tatbikat yaptırılmakta, dinç ve tetikte kalmaları sağlanmaktadır.

  1. Ahlak Anlayışı:

Erdoğan Türkiye’sinin belki de en yıkıcı ve bitirici etkisi halkın ahlak anlayışında oluşturduğu erozyondur. “Çalıyor ama çalışıyor” kabullenmesi ile başlayan ahlak erozyonu, gelinen aşamada, “harp hiledir” hadisini şahsi menfaatler doğrultusunda çarpıtarak, Macchiavelli’ye rahmet okutturacak bir “her şey serbest” ahlaksızlık seviyesine ulaşmıştır. Hayvanların ve dahi bitkilerin dahi hak ve hukukunu koruma altına alan bir inanç sistemini “bizi öldürün diye böğürecekler” “onların karıları size helal” seviyesizliğine düşürmek ve bunu da halkın bir kısmına kabul ettirebilmek sosyal bir bitmişlikten başka bir şey olmasa gerek. Sosyal medyada binlerce takipçisi olan bir çok hesabın, Selefi zihniyetli IŞİD militanlarından bir farkı olmayan söylemleri, birçok aklı karışık veya inancı zayıf insanı “din buysa, ben inanmıyorum” seviyesine itmekte; halk, tüm insanlığı kucaklayan bir din anlayışından, nefret celbeden kindar bir nesle evrilmekte; komşular, akrabalar, aileler ve hatta eşler birbirinden kopmakta; gayri ahlaki, din dışı söylemler İslami motiflerle süslenerek marifetmiş gibi herkesin içerisinde söylenmekte; bir milyardan fazla Müslüman, dünya insanları gözünde kefen giymiş, ağzı salyalı bir imaja mahkum edilmekte ve bu kapsamda İslam dinine belki de tarihindeki en büyük zarar, Erdoğan’ın liderliğinde Anadolu halkına verdirilmekte; İslam dini oy kaynağı, masum Müslümanlar birer taraftar, birer holigan olarak görülmekte. Gelinen aşamada; görünüşte daha muhafazakâr, esasta ise daha ahlaksız, çıkarcı, riyakar ve fakat itaatkar bir toplum inşasına devam ediliyor. Bu atmosferden devşirilen oylarla; muhafazakar ama ahlaksız, siyasal İslamcı ama Makyavelist bir saltanat tahtı kuruluyor ülkede.

  1. Ülke Dışında Yürütülen Hibrid Savaş:

2011 yılı itibarıyla Erdoğan, hibrid etkileri olan ve giderek artan kirli ve karanlık savaş stratejileri kapsamında gün be gün daha fazla hukuksuzluğa bulaştı ve halen bulaşmaktadır. Bir hukuksuzluğu kapatmak için bir başka hukuk dışılığa sürüklenen Erdoğan artık Batı medeniyetinin kurallar manzumesi dahilinde varlığını sürdüremeyeceğini, en azından geleceğe yönelik planlarını bu çatı altında kurgulayamayacağını fark etti. Kendi hükümetlerinde bakanlık yapmış eski dava arkadaşlarının halka açık toplantılarda ve medyaya yansıyan ifadelerine göre ise Erdoğan, zaten yıllar önce planladığı gizli ajandasını yavaş yavaş uygulamaya koymaya başladı. Özetle, Batı ve Batının uluslararası kurum ve kuruluşları artık onun için bir “pranga” haline geldi veya hep öyleydi ve sınırsız ihtiraslarını daha açık olarak sergileyebilmesi için bu prangalardan kurtulmasının zamanı geldi.

Erdoğan için artık yeni müttefikler bulma ve ülkenin eksenine yeni ayarlar belirleme zamanı gelmişti. 17-25 Aralık 2013 Yolsuzluk ve rüşvet operasyonu ve bu davanın ana aktörlerinden Rezza Zarrap’ın İranlı ortağı Babek Zencani’nin 30 Aralık 2013 tarihinde İran’da tutuklanması sonrasındaki davanın seyrinin Türkiye’ye uzanmasının ardından ve belkide İran’dan şahsına gelmesi muhtemel bir tehdidi önlem maksadıyla, 29 Ocak 2014 tarihli İran gezisinde ikinci evim dediği26 İran’la hızlı bir ilişkiler ağı örgüledi. Fakat, İran’da yürütülen davanın bir önceki Cumhurbaşkanı Ahmedinejat hükümeti bakanlarına kadar ulaşması, İran Cumhurbaşkanı Birinci Yardımcısı İshak Cihangiri’nin, eski Cumhurbaşkanı Ahmedinejad döneminde petrol satışından elde edilen 22 milyar doların 17 ay içinde İstanbul ve Dubai’ye transfer edildiğini öne sürmesi neticesinde hızlı bir söylem değişikliğiyle ilişkileri -en azından görünüşte- bir anda kopardı. Ardından Reza Zarrab’ın 22 Mart 2016’da ABD’de tutuklanması Erdoğan için bir başka köşeye sıkışma durumu oluşturdu. Erdoğan konuyu Türkiye gündeminden uzak tutmaya çalışmakla birlikte davaya, Zarrab’ın Amerikalı avukatlarıyla yüz yüze “özel görüşmeler” yapacak derecede hassasiyet göstermekte ve dava Erdoğan’ın bu istismara açık hassas yarasının gölgesinde ve Amerika’lı ortaklarının “Amerika çıkarları doğrultusunda” dahli ve yine Amerikalı Demokratların sorgulamaları çerçevesinde devam etmektedir. Türkiye’de milyonlarca kişinin haberdar bile olmadığı bu dava Türkiye’nin milli güvenliğini dahi tehdit edecek seviyededir ve tek umut, en yüksek siyasî makamların yoğun çabalarına rağmen Amerika mahkemelerine de siyasetin sirayet edememesidir.27

Erdoğan kötüye giden ekonomiye sıcak para akışı sağlamak maksadıyla Katar ve Suudi Arabistan başta olmak üzere rotayı tekrar Arap Yarımadası’na çevirmeye başladı. Alınan sıcak para karşılığında ise bir Sünni bloku oluşturma gayretlerine girişti. Oluşturulan bu blok, yurt içinde Sünni dünyanın halifesi (Bu tez Putin’in dış politika başdanışmanı Alexsander Dugin tarafından da defaten dile getirilmiştir. İşin ilginç yanı yurt içinde Erdoğan’ı Mehdi ilan edenler dahi azımsanamayacak seviyededir.) propagandası olarak kullanılırken, diğer taraftan Suriye’de yürütülen kirli ilişkiler için de bir destek sağlanmasına yardımcı olmaya başladı. Bu durum Erdoğan fanatikleri arasında yavaş yavaş Batının şeytanlaştırılması projesi ile birlikte yürütülmeye başlandı. Fakat bu sefer de Rusya ve İran’ı karşısına alan Erdoğan bir çıkmaz içine girdi. Erdoğan bu dönemi günlük manevralarla geçiştirmeye çalıştı. Halkın bu çıkmazı fark etmemesi için ise ekranlarda, miting meydanlarında farklı, toplantı salonlarında farklı bir Erdoğan görülmeye başlandı. Bu hacıyatmaz siyaseti dışişleri bürokrasisini ve yurtdışı askeri temsilciliklerini çok zor durumlara soksa da yapacakları bir şey yoktu ve Erdoğan’ın televizyon ekranlarından söylediği çıkışlar için yine Erdoğan tarafından verilen emirler kapsamında bürokratlar tarafından onarıcı çalışmalar yürütülüyordu. Fakat her bir savrulma, bürokratların manevra alanını biraz daha daraltıyordu.

Yine bu dönemde Erdoğan’ın DEAŞ ve Kuzey Irak’la yürüttüğü silah ve petrol ticareti zirve yaptı28. İç kamuoyu ve iç yargı mekanizmaları ile bu suçların bir kısmı görüntülü ve belgeli olarak tutanaklarla delillendirilmesine rağmen delillendiren polis, jandarma ve savcılar ile bu görüntü ve belgeleri yayımlayan gazeteciler ve genel yayın yönetmenleri de hapse atılıyordu. Bu konu, meclis toplantısında CHP üyesi tarafından mahkeme dosyasına atfen açıklanmış29 fakat bu belge ve bilgilere yönelik Hükümet kanadından herhangi bir cevap ya da bilgilendirme yapılamamıştır.

Rus jetinin düşürülmesinin ardından, Türkiye ile ilişkilerini sona erdirerek yaptırımlar uygulamaya başlayan Rusya, Erdoğan’ın bu kirli ticaretini uluslararası ortamda, NATO ve BM Güvenlik Konseyi nezdinde ifşa etmiş; çeşitli medya kuruluşlarına verdikleri demeçlerle ve NATO komuta yapısı unsurlarına gönderdikleri detaylı deliller içeren 2 adet mektup ile kapanı iyice daraltmıştır. Uluslararası ortamda, hem Rusya’yı hem de ABD’yi karşısına alarak sıkışan Erdoğan artık, en öncelikli tehdide göre yeni bir salvo yapma aşamasına geldi, yani kim daha çok sıkıştırırsa… Tam da bu gelişmeler olurken Vatan Partisi adına geçmişte Gnkur.İsth.Bşk.lığı görevini de yürütmüş olan Em.Korg. İsmail Hakkı Pekin’in de aralarında bulunduğu eski generallerden oluşan bir grubun, Rus yetkililerin ifadesiyle çok gizli ve verimli toplantılar yaptığı basına yansıdı30. Erdoğan’ın üzerine düşen ise sadece hazırlanmış bu yola girmekti. Çok fazla da komplo teorilerine girmeden şu kadarı söylenebilir belki; itinayla planlansa ancak oluşabilecek bir sonuç, her aksiyonu bir sonraki sahneyi tetikleyen bir senaryo gibi işlemiş ve Türkiye kendini bir “ayı” ile aynı yatağı paylaşırken buluvermiştir. Böylelikle, kısa zaman içerisinde “uçağı düşürme emrini ben verdim”, “bir daha olsa bir daha düşürürüz”, söylemleri unutuldu ve yeni bir bahar havası başladı.

İsrail ile ilişkiler ise Erdoğan’ın en gizemli taraflarından birini oluşturmaktaydı. Tıpkı İran gibi her dönem İsrail’e katil devlet diyerek parti tabanının kenetlenmesini sağlayan Erdoğan, kurduğu hükümetler döneminde hiçbir zaman ekonomik ilişkilerinde büyük oranda kesinti olmamıştır.31 Bununla birlikte medya önünde sanki savaş varmış gibi bir izlenim oluşturmaktan da hiç geri kalınmamıştır. Yani 2009 yılında “one minute – Siz öldürmeyi iyi bilirsiniz” şeklinde ortaya konulan Davos çıkışı her dem halkın gözünde tazeliğini korurken; bu olaydan yarım saat sonra aynı Erdoğan’ın “ben konuşmamda ne İsrail halkını, ne Cumhurbaşkanı Perez’i ne de Musevi halkını hedef aldım. Aksine antisemitizmin bir insanlık suçu olduğunu kabul ettiğimi ifade ettim. Benim tavrım İsrail’e ya da sayın Perez’e değil, moderatöredir 32 ifadeleri bir kısım medyada asla dile getirilmemiştir. Fakat bu sefer açıktan açığa İsrail bizim dostumuzdur açıklamaları arasında İsrail ile ilişkiler düzeltilmiş ve geçmişin Mavi Marmara Kahramanlarına (!) “bana mı sordunuz giderken” salvosu atılmaktan da geri durulmamıştır. Bu keskin çarktaki maksadın batıya sırt çevrilirken, “Derin Batı’nın” uluslararası platformlardaki reaksiyonlarını azaltmak olduğu söylenebilir. Diğer yandan bu kararın, Erdoğan’ın ABD’de ABD’li Yahudi lobileriyle ve Türkiye’de kalabalıkça bir grup Musevi kanaat önderleriyle içeriği hakkında bilgi sahibi olmadığımız toplantılar düzenlemesinin veya tam tersi bir etkileşimin neden olmuş olması da kuvvetli bir ihtimal olarak karşımızda durmaktadır. Elde edilecek seçmen oylarına göre projeler üreten ve bu kapsamda da antisemitizm ile İsrail seviciliği arasında gidip gelen Erdoğan’ın bu toplantılarına ilişkin olarak İstanbul, Tel Aviv ve New York’ta tarih hocalığı yapan Louis Fishman’ın İsrail’in liberal gazetesi Haaretz’e yazdığı yorum yazısına şöyle bir başlık seçmiş olması konuyu özetliyor olsa gerek: “kirli pazarlıklar”33.

Referanslar:

Advertisements